
Bu yakadan, Kuzey’den ser xet ile bin xeti ilk kez görüyorum. Diğer yakadan bir kaç kez de olsa görme imkanım olmuştu. 1992 ile 1993 yıllarında Kürdistan’ın Batı’sından, Cizîrê bölgesinden Kuzey yakasına sınırlı da olsa göz atma olanağına kavuşmuştum. 2003 yılının Mayıs ayında ise Irak’ta sıcak savaşın yaşandığı dönemde 16 kamyon erzak ve ilaçla Güney Kürdistan’ın yeni kurtarılan Mahmur ve çevresiyle Güney Kürdistan’da yaşayan İran KDP’li aileler, Karakoş ve Alakoş’taki Hıristiyanlarla TC’nin zulmünden kaçarak Mahmur Kampı’na sığınmak zorunda kalan insanlarımıza yardım için yola koyulmuştuk. Kamyonlar Kuzey yakasından, ben ve kek Weysi ise el mecbur Batı’dan geçmek zorunda kalmıştık. Efrîn bölgesinde bizi konuk eden kek Suphi sağolsun arabasıyla sınır köylerine götürmüş, bolca nöbetçi kuleleriyle takviye edilmiş tel örgülü, mayınlı sınırlara tanıklık etme olanağı bulmuştum.
Cizîrê bölgesini birbirinden ayıran sınırı, Ekim ayının son haftasında bu kez Kuzey’den görme olanağı buldum. Şengal soykırımından YPG ve HPG’lilerin ölümü de göze alarak açtıkları koridordan canlarını kurtararak Batı Kürdistan’daki Newroz-Kampı’na yerleştirilen Êzîdî Kürtlere giysi yardımı için Nusaybin-Qamişlo bölgesindeydim.
Çetelere açık, Kürtlere kapalı!
Sınır deyince akla ilk gelen ise yüzyıl önce yapılan anlaşmalar. Sykes-Picot, Sevr ve Lozan: küstahlık, çifte standart ile ihanetin diğer adı olan anlaşmalar. Aileleri, kuzenleri, aşiretlerle köy ve kentleri keyfi bir biçimde ayıran; tel örgü, mayın ve nöbetçi kuleleriyle insanlığa karşı işlenen en ağır suçlara imza atmış sınırlar.
Kürtleri, pısmam ve dotmamları birbirinden yüzyıldır ayıran bu sınırlarda kaç insan yaşamını yitirdi, kaç insan sakat, kaç çocuk öksüz kaldı hesabını kitabını tutan olmadı. Türk parlamentosu mayınların toplanması kararı almasına rağmen 2014 yılında bile mayınlar can almaya devam ediyor. DAİŞ çeteleriyle El-Nusra ve kardeşlerinin hakim olduğu alanlarda açık olan sınırlar, Kürtlere kapalı, hem de “çözümün” konuşulduğu bir zamanda ve dünya DAİŞ barbarlarıyla savaş kararı almışken.
Nusaybin’le Qamişlo birbirinden zorla koparılan ikiz kardeşler. Biri Kuzey’de, diğeri Güneybatı yakasında kalan, kaderde, tasada ortak olanların dipcik zoruyla ayrıştırılmaya çalışıldığı iki kent. Sınıra, mayın ve tel örgülerle sonradan oluşturulan suni tepelere yerleştirilen tank ve panzerlerle orada yaşayanlara şiddet ve düşmanlığın simgesine dönüşen xet.
Sesimizi duydular
Kırım ve kıyımdan kurtulan Êzîdî kardeşlerimiz için yaptığımız yardım çağrısı, işi kar olan, para kazanmak olan Avrupa’nın büyük bir giyim mağazasından yankı buldu. Ellerinde bulunan 6000 parça yeni giysiyi bağışlayacaklarını belirterek, bizi tüm kapitalistleri aynı kaba koyan önyargılarımızdan ötürü mahçup etti.
Pro Humanitate olarak, işin sınırları aşan gümrük boyutu da olduğu için resmi yollardan yardımı götürelim dedik. Ankara’daki Alman Elçiliği bize Türkiye’de AFAD’a başvurmamızı salık verdi. A la Turka bir bürokrasiden Kürtlere iş çıkmayacağı açık olmasına rağmen çaldık kapısını AFAD’ın. AFAD ise işin içinde Kürtler olunca tam bir afet. Sorumlu değiliz dediler, önce Kızılay’a ardından TC Dışişleri Bakanlığı’na yönlendirdiler. Onlarda topu taca atarak Köln Konsolosluğu’nu adres olarak gösterdi. “İki gün içinde olumlu cevap alırsınız” denilen adresten tam sekiz haftadır ses yok. Ve bir kez daha teyid ettik ki Kürtlere TC kurumlarının tümü afet.
Yönümüzü bildiğimiz adreslere döndük ve Cizîrê Kantonu’na yardımları koordine eden, örgütleyen Nusaybin Belediyesinin kapısını çaldık. Sınırdan geçiş için tarih alındı, ne var ki alınan tarihler de bir işe yaramadı. Tam iki haftalık bekleyişin ardından kamyon Kasım ayı ortalarında sınırın tampon bölgesinde Cizîrê Kantonu İnsani Yardımlar Bölümü’nden yetkililere teslim edildi. Qamişlo’ya geçme istemimize aldığımız yanıt ise “belki geçebilirsiniz, ama dönüş yok” biçiminde oldu. Yani tek yönlü, dönüşü olmayan bir yol. Bir insani yardımdan dolayı bile insanı kaçak yollara sevketmeyi, mayın tarlasına “sürmeyi” aklından çıkarmayan bir devlet.
Ve bu devlet, utanmadan, sıkılmadan “Kürtlerle Türkler eşittir, kardeştir” diyen bir devlet. Sivil ve savunmasız bir halka karşı işlenen bir soykırımdan canlarını zar-zor kurtaran insanlara yapılmak istenen insani bir yardımda bile “Kürt olmama şartı” arayan bir devlet. Böylesi bir kardeşliktense, şairin dediği gibi mertçe bir düşmanlık yeğdir!
Onbinlerce aileye, yüzbinlerce insana az da olsa, karınca kararınca yardımda bulunmaya çalıştık. Kimi zaman bir tas çorba, kimi zaman bir yakımlık kömür, kimi zamansa kışlık bir parka ile bir tablet olup insanlarımızın carına yetişmeye çalıştık. Pro Humanitate ile 1996’da başlattığımız insani yardımlara böylelikle bir yenisini daha eklemiş olduk. Kuzey ve Güney yakalarından sonra şimdi ağırlıkla Batı yakası gündemde. Kobanê’den Kuzey’e geçen insanlarımız şimdi de yağış, soğuk hava ve kışla karşı karşıya. Boş lafın karın doyurmadığını bildiğimiz için bundan hep kaçındık. Yaptıklarımızı ise pazara sürmeyi akla getirmedik, bunu yardım yapılanlara sagsızlık saydık, bundan mümkün mertebe uzak durmaya çalıştık. Yapıda bir tuğlamız olsun istedik. Hepsi bu kadar!
Önümüzdeki günlerde Kobanêli çocukların ayaklarına papuç, boğazlarına bir lokma olmak için yeniden yolda olacağız. Xızır yardımcımız olsun!
MEMO ŞAHİN