• Kişiyi aşağılayan, tahrik eden veya sürekli olarak sahtekârlık şüphesi altında bırakan bir dil kullanılıyorsa artık prosedürden söz edemeyiz. Tehlike de tam burada başlar.

MEM ARYAN

Almanya kendisini hukuk devleti, insan hakları ve insan onurunun korunması üzerinden tanımlayan ülkelerden biridir. Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası’nın ilk maddesi “İnsan onuru dokunulmazdır” şeklindedir. Devletin bütün kurumları bu onura saygı göstermek ve onu korumakla yükümlüdür. Anayasa’nın 3. maddesi ise herkesin kanun önünde eşit olduğunu ve kişinin kökeni, dili, memleketi veya siyasi görüşleri nedeniyle dezavantajlı duruma düşürülemeyeceğini söyler. Peki bu ilkeler, Almanya’nın devlet dairelerinde kapıdan içeri giren bir sığınmacı açısından ne kadar gerçek?

Sorunun cevabını yalnızca anayasa metinlerinde değil, devlet kurumlarının koridorlarında aramak gerekiyor, çünkü bazı sığınmacıların yaşadığı deneyim, ciddi bir mesafe bulunduğunu gösteriyor. Almanya’ya siyasi nedenlerle sığınmış bir insanın hayatı zaten sürekli bir belirsizlik içinde geçiyor. Mahkeme tarihi bekleniyor. Oturum bekleniyor. Çalışma izni bekleniyor. Bir belge için başka bir belge isteniyor. Devletin farklı kurumları arasında gidip gelinirken insanın adı, kişiliği ve hayatı giderek bir dosya numarasına indirgeniyor. Sığınmacı, daha konuşmaya başlamadan önce kimliği üzerinden değerlendiriliyor. Zamanla insanın zihninde şu soru oluşuyor: “Ben ne yaptım da her kapının önünde önce kendimi savunmak zorundayım?”

Bu soru, Almanya’da yaşayan birçok göçmenin ve sığınmacının ortak deneyimi olarak tartışılması gereken bir sorudur. Bir insanın sığınmacı olması onu suçlu yapmaz. Bir insanın Almanca bilmemesi onu daha değersiz yapmaz. Pasaportunun olmaması onu sahtekâr yapmaz. Türkiye’den bazı belgeleri getiremiyor olması, onun dürüst olmadığı anlamına gelmez. Bürokratik sistemin bazı noktalarında sanki bütün bunların tersi varsayılıyormuş hissi ortaya çıkabiliyor.

Nürnberg’teki devlet dairesi

Bu tartışmanın somut bir örneği Nürnberg’de yaşanan bir olayda ortaya çıkıyor. Nürnberg Jugendamt’ın Beistandschaft birimi, resmi olarak babalığın tespiti konusunda destek sağlayan bir birim. Şehir yönetiminin kendi internet sitesinde de bu hizmetin amacı açıkça belirtiliyor. Birimin adresi Muggenhofer Straße 136, 90429 Nürnberg. Yani burada mesele herhangi bir ticari şirketin özel işlemi değil.

Bir kamu kurumu.

Bir aile.

Hamile bir kadın.

Doğacak bir çocuk.

Çocuğun babasının resmi olarak tanınması talebi, ancak işlemi gerçekleştirmek isteyen sığınmacı baba adayı, daha ilk görüşmede çeşitli engellerle karşılaşıyor. Önce tercüman talep ediliyor. Bu anlaşılabilir fakat daha sonra 'yabancılar dairesi'nin verdiği kimlik belgesi üzerinden sorun çıkarılıyor. Medeni durumla ilgili bilgiye itiraz ediliyor. Bunun üzerine yabancılar dairesine gidiliyor ve sistemde gerekli bilginin bulunduğu öğreniliyor. Belgeler tamamlanıyor. Tercüman hazırlanıyor. Aynı kuruma yeniden gidiliyor. Bu kez daha ağır bir tablo ortaya çıkıyor. Kadın görevli, görüşme sırasında “Bu odada sahtekârlık kokusu var” anlamına gelen ifadeler kullanıyor. İşte tam da burada bürokrasi ile faşizan tutum arasındaki sınır tartışılmaya başlanıyor. Bir kamu görevlisinin önündeki insanın bütün hayatını, siyasi geçmişini ve göçmenlik statüsünü bir şüphe kaynağına dönüştürmesi, yalnızca “sert bir bürokratik üslup” olarak geçiştirilemez. Burada soru, yalnızca işlemin neden geciktirildiği değildir. Bir kamu görevlisi, karşısındaki insanı daha baştan şüpheli olarak görmek hakkına sahip midir?

Gösterişli olmayan faşizm

Faşizm denince çoğumuzun aklına geçmişten kalan görüntüler geliyor: Üniformalar, kalabalık meydanlar, propaganda afişleri ve diktatörler... Otoriterlik her zaman böyle açık ve gösterişli bir şekilde karşımıza çıkmıyor. Bazen bir devlet dairesinde, bir memurun konuşma biçiminde karşımıza çıkıyor. Bazen küçümseyen bir bakışta, insanı sürekli değersiz hissettiren bir tavırda. Bazen de karşınızdaki kişinin size, açıkça söylemeden, “Sen kimsin ki?” duygusunu vermesinde. Devletin sahip olduğu yetki, insanın işini çözmek yerine onu susturmak, korkutmak ya da kendini çaresiz hissettirmek için kullanılmaya başladığında, ortada sadece sıradan bir bürokrasi sorunu kalmıyor. Mesele, artık bir işlemin nasıl yürütüldüğü değil, gücün karşısındaki insana nasıl hissettirildiği oluyor.

Elbette tek bir memurun davranışından bütün Almanya’nın faşist olduğu sonucunu çıkarmak doğru değildir ama faşizan davranış biçimlerini eleştirmek, Almanya’yı toptan suçlamak anlamına da gelmez. Tam tersine, demokrasi iddiasındaki bir toplumda bu davranışları görünür kılmak, demokratik denetimin kendisidir, çünkü faşizm yalnızca büyük siyasi yapılarda aranırsa günlük hayattaki küçük otoriterlikler görünmez hale gelir. Bazen en ağır güç, üniformadan değil, devletin masasının arkasındaki koltuktan gelir.

Prosedürü aşan dil

Bir devlet kurumuna giden insanın öncelikle suçsuzluğunu kanıtlamak zorunda bırakılması, hukuk devleti açısından ciddi bir sorudur. Bir kişinin hakkında somut bir şüphe varsa bunun hukuki bir temeli olmalıdır. Belge eksikse hangi belgenin eksik olduğu açıkça söylenebilir. Bir işlem yapılamıyorsa bunun hukuki gerekçesi açıklanabilir. Bütün bunların yerine kişiyi aşağılayan, onu tahrik eden veya sürekli olarak sahtekârlık şüphesi altında bırakan bir dil kullanılıyorsa artık yalnızca prosedürden söz edemeyiz. Burada faşist dili devreye girer. Devlet görevlisi konuşur. Sığınmacı dinler. Memur karar verir. Sığınmacı bekler. Memur belge ister. Sığınmacı belge getirir. Sonra başka bir belge istenir. Bu döngünün sonunda insan kendisini yurttaş değil, sürekli izin isteyen biri gibi hissetmeye başlar. İşte tehlike tam burada başlar.

Demokrasilerin sınavı

Demokratik devletlerin sınavı, yalnızca kendi vatandaşlarına nasıl davrandıkları değildir. Asıl sınav, gücü olmayanlara nasıl davrandıklarıdır. Bir devlet gerçekten demokratikse en zayıf durumda olan insan karşısında da hukukla hareket etmek zorundadır. Bir çocuğun babası, önce sığınmacı değildir. Bu olayın en acı tarafı belki de burada. Bir kadın hamile. Bir çocuk dünyaya gelecek. Baba, çocuğunun babalığını resmi olarak tanımak istiyor. Nürnberg Belediyesi’nin kendi açıklamasında Beistandschaft hizmetinin babalığın tespiti konusunda destek sağladığı açıkça belirtiliyor. O halde devlet kurumunun karşısındaki kişi öncelikle bir sığınmacı mı, bir yabancı mı, bir dosya mı, yoksa doğacak bir çocuğun babası mı? Hukuk açısından cevap bellidir: Kişinin statüsü, devletin ona insan onuruyla davranma yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Anayasa’nın ilk maddesi, bunun için vardır. Eşitlik ilkesi, bunun için vardır. Hukuk devleti, bunun için vardır.

Devletin yetkisinin istismarı

Devlet görevlisi vatandaşı sevmek, sığınmacının siyasi görüşünü benimsemek, hatta kişisel olarak hiçbir sempati duymak zorunda değildir ama görevini yaptığı sırada tarafsız, hukuka bağlı ve saygılı olmak zorundadır. Devlet görevlisi, artık kendi kişisel önyargısıyla değil, devletin yetkisiyle konuşmaktadır. Bu nedenle bir memurun önyargısı, sıradan bir insanın önyargısından daha ağır sonuçlar doğurabilir, çünkü memurun elinde devletin gücü vardır.

Bu olayın ardından ilgili kurumun kendi iç denetimini yapması, yaşanan görüşmenin nasıl gerçekleştiğini incelemesi ve iddialara ilişkin açıklama yapması gerekir. Demokratik bir toplumda kamu kurumları eleştiriden muaf değildir. Tam tersine, kamu kurumları hesap verebilir olmak zorundadır. Burada mesele bir memuru hedef göstermek değildir. Mesele, devlet gücünün nasıl kullanıldığıdır.

Bir sığınmacı bir devlet dairesine girdiğinde karşısında hukuk bulmalıdır. Şüphe varsa hukuki gerekçe bulmalıdır. Eksik belge varsa açık bir açıklama bulmalıdır. İşlem yapılamıyorsa bunun yasal dayanağını bulmalıdır. Hakaret, aşağılama, tahrik ve peşinen suçlu muamelesi görmemelidir. Demokrasi, devlet dairelerinde de görünmek zorundadır. İnsan hakları yalnızca anayasada yazılı olduğu için var olmaz. Bir memur, karşısındaki insanın insan olduğunu unutmadığı sürece gerçek olur. Belki de bugün Almanya’nın kendisine sorması gereken en zor soru budur: Bir sığınmacı devletin kapısından içeri girdiğinde, devlet onun karşısına hukuk olarak mı çıkıyor; yoksa güç olarak mı?