En çok ne üzer? Ne yaralar? Ne kanatır amansızca? Ne susturur, suskun kalmak ne zaman öldürür insanlığımızı, ne zaman suça ortak eder?
Şırnak'ta şehri karşısına almış bir tepede derme çatma çadırlarda kalan, yüreği ve gözleri derin acılara ve hüzünlere boğulmuş insanlarla konuştuğumda; Nusaybin'de kadınların tel örgüler ardında yasaklı evlerinden, sokaklarından bir ses bir nefes bekleyişlerini gördüğümde; onca acıya onca yıkıma, yoksunluğa, içine düşürüldükleri çaresizliklere rağmen, üzerine oturacak bir minder, içinde çorba kaynatacak bir tencere, çocuğuna verecek sütü bile yokken hiçbir şeyden yakınmayan, "sizden tek isteğimiz, yalnız bırakmayın bizi" diyen "her şeyimiz yıkılsaydı, eşyamız kalmasaydı da canlarımız sağ olsaydı" diyen ve halen barışı umut eden o insanları gördüğümde bir kez daha sordum bu soruları kendime. Ve soruyorum size de; Ne..?
Yasaklı mahallelerin etrafını çevreleyen yüksek tel örgülü bariyerlerin üzerlerine, "burayı işgal ettik" der gibi sıralı asılmış Türk bayraklarını yadırgamamış olan var mıdır? Altı mahallesi halen yasaklı ve iş makineleri ile sadece evler eşyalar değil anıları, tarihi, canları yok edilen Nusaybin'de kadınlar; anılarını kucaklamak, enkaz altında kalmış evlatlarını yakınlarını yalnız komamak için arkasına geçemedikleri tel örgüleri tutup iki elleriyle, gözlerini dikip yasaklanmış sokaklarına, umarsızca bir ses bir nefes bekliyorlar. Tel örgülerin dışında kalan yerler özgür sanmayın, ama etraflarında tel örgüler değil görünmez duvarlar var ve zırhlı polis arabaları, özel timler..?
Şırnak'ta, sonuna kadar direneceğim diyen 16 yaşındaki oğlunu orada bırakıp, kalan dört çocuğu ile şehrin tam karşısında Cudi, Gabar ve Namaz dağlarının kucağında bir tepenin düzüne çadırını kuran, uzaktan izlediği ve direnişçiler dışında kimsenin kalmadığı şehrinde çıkan her çatışmada her kurşun sesinde dayanılmaz acılara düşen henüz 36 yaşındaki bir annenin yüreğindeki acının gözlerindeki yansıması mı? "İki kere teşhise gittim, oğlum değildi. Ama artık gitmeyeceğim, çünkü bence o yaşıyor, orada" diyen ve belli ki son ana kadar o umuda sarılacak o annenin yüreğindeki acıya benzer umut mu?
Erken büyüyen çocuklar diyarıydı Nusaybin ve Şırnak. Niye koşmuyorlardı? Neden sessizce oynuyorlardı? Uykularını bölen bomba seslerine kurşun vızıltılarına takılıp gitmişti sanki sesleri. Gözbebeklerinin ortasında oynaşan sevinçleri neredeydi? Neredeydi çocukça istekleri? Bu hüzün, bu derin keder ne zamandır yerleşmişti gözlerine? O güzel gözlerine yerleşmiş derin kederi, umutsuzluğu biraz olsun aralarız diye sohbete giriştiğimiz, ama sesindeki kederle bir kez daha yaralandığımız henüz yedi yaşındaki Mahir'in kırılan hayalleri mi?
Sen hangi mesleği yapmak istiyorsun büyüdüğünde diye sorduğumda, 14 yaşındaki bir civanın gözlerini dağlara dikip uzun uzun susarak anlattıkları mı?
Ne sizi bu acılara götürür? Ne sizi bu acılara kör yapar? Ne susturur sizi? Suskun kalmak ne zaman öldürür insanlığımızı?
Nusaybin ve Şırnak, Sur gibi, Cizre gibi acılar içinde kavrulurken, o acı herkesin insanlık sınavı oluyor. Zulme sessiz kalmak büyük bir suç ve mazereti yok. Bilmiyordum demek, haber izlemiyorum demek kimseyi kurtaramaz. Ve insanlığınızı kaybederek ödüyorsunuz suskunluğunuzun cezasını. Telafisi yok ama insan kalmak mümkün.
Nusaybin ve Şırnak’tan yükselen "bizi yalnız bırakmayın" diyen sesi duyarak, dokunarak başlayabilirsiniz. Yokluk içindeki dik duruşlarına, son lokmalarını size sunmaktan duydukları mutluluğa ortak olabilirsiniz? Yakılıp yıkılan, talan edilen kentlerin insanları onlar. Yeniden inşa ediyorlar yurtlarını. İğneden ipliğe, her tür giysiden yatak yorgana, buz dolabından çamaşır makinesine her şeye ihtiyaç var. Yardım sağlama alanında çalışan örgütlere ulaşıp ihtiyaçların karşılanması için maddi destek sunabilirsiniz. Kardeş aile kampanyasına katılarak, bir aileye kardeş olabilirsiniz. İnanın siz karlı çıkacaksınız. Veriyorum sanırken alacaksınız çünkü. İnsanlık alacaksınız, onurlu duruş, yüce gönüllülük, cesaret ne demek yeniden keşfedeceksiniz.