Ortada bir vahşet var. Ama kimse adlandıramıyor. Kimse konuşmuyor. Kimse görmüyor…
Aslında görüyor, konuşuyor ve bir anlam veriyor. O halde sorun ne? Kimse tanıklık etmek istemiyor. Tanık olmak istemiyor. Çünkü korku, sorumluluk korkusu, iliklerine kadar işlemiş… Kimse görmenin getirdiği, konuşmanın yüklediği, adlandırmanın yarattığı etkinin yükü altına girmek istemiyor.
Olmayana serenat, görmediğine ağıt yakabilme becerisi, anlamadığına keskin yorum yapmak bundan ötürü bu ülkede çok gelişkin. Varlığın değil yokluğun anlamı var. Çünkü olmayan bir şeyin sorumluluğu yok. Yoklukta değer biçmeyi seviyor kafese sokulmuş toplum. Ölülerin peşine düşüp onları satın alan Çiçikov karakteri gibiyiz. Çiçikov, canlıya değer vermez. Ölüler onu heyecanlandırır, tüm dinamizmi, başarısı, mutluluğu onların üzerinedir. Tüm yoğunlaşması ölülerdir.
Bugün etrafa bakın, herkes biraz Çiçikov. Ölüme ölüm olarak bakılmaz. Kimin öldüğüne bakarız.
Ölüm, mutlak bir hiyerarşi ile karşılanır bu özüne faşizm karışmış topraklarda.
Direnişin büyüklüğüne, haklılığına, anlamına bakılmaz, kimin direndiğine bakar. Direnmek yaşamaktır.
Yaşam yahut direniş, mutlak bir hiyerarşi ile karşılanır bu özüne soykırım kültürü karışmış topraklarda.
Ortada bir vahşet var. Kendi ölülerimizin, ölümüzün, mezarımızın öznesi bile olamıyoruz. Taşlara iliştirilmiş bir ad bile yok. Tarihte belki ilk defa “gömülme hakkı” isteniyor çığlık çığlığa. Oysa görenler Antigone’nin hikayesi sanır. Olan bitenleri rivayet sanır. Yaşıyorken duyulmayan ses, bugün mezardan sesleniyor, haykırıyor.
Özgürlüğün ağır yükü altına girenlerin değeri hiç anlaşılmadı. Bu gidişle anlaşılmayacakta. Özgürlükten korkanlar bugün kapalı mekanlarda, ekranlarda en çok özgürlük teorisi yapanlardır.
Özgürlük bugün nedir biliyor musunuz? Oturmaktır, izlemektir, hareketsizliktir. Bir bodrum katında kalmış 25 – 30 kişinin bedenlerinden sırayla akan kanın pH değerini tartışmaktır, ölenleri sayabilme becerisidir. En hızlı son dakika geçebilme başarısıdır artık. Yani özgürlük, her şeyde olduğu gibi, her eşyada olduğu gibi, ruhu da, yaşamın tüm niteliklerini, cephelerini de tüketmektir. Tüketebildiği kadar özgür olduğunu sanan toplumun/bireyin korkunç atomizasyonel belleğinden etrafa saçan parıltılı, kirli, yanılgılı ışık huzmesidir.
Ortada bir vahşet var. Birilerini insan yapan, geleceğe taşıyan birilerinin maskesini düşüren, insan olmadığını, kokuşmuş bir canavar, katil olduğunu ortaya çıkaran. En çok arada kalmışların hikayesidir bu vahşet. En çok onların günahlarıdır. Patlayan top sesleri arasında, öldürülen, lime lime edilen çocukluk gerçeğinde başları eş zamanlı seccadeye inenler, o ikircikli çıkan duaların arkasına sığınamayacaklar. En çok onlar bilsin bu vahşeti… Üstünü örtemediği mirası işkence, barbarlık ve katliam olan TC; en çokta kendi vahşetinin kurbanı, sonunun başlangıcı, cehennemin gür ateşi, cinayetlerinin senaryosu ve kendi geleceğinin karanlık, keskin bir noktanın, bitişin habercisi konumunda.
Bu da rivayet sanılmasın.