
‘Kendi köyümüzde kimseye muhtaç olmadan yaşarken DAİŞ vahşeti yüzünden yerimizden yurdumuzdan olduk“ diyerek sözlerine başlıyor İzzet Ömer. Güney Kürdistan’ın Şêxan bölgesinde yaşayan İzzet Ömer ve ailesi bir gün mülteci konumuna düşeceklerini hiç hayal etmediklerini dile getiriyor.
Şêxan bölgesinde kalıpçı ustası olarak kendi alın teriyle temiz bir yaşam sürdürdüğünü anlatan Ömer, yaşadıklarını gazetemize anlattı.
DAİŞ çetelerinin Şêxan bölgesine yaklaştıklarını duyunca can korkusundan köyünü terk eden Ömer ailesi, Şêxan’a göç etti.
Şêxan’da 15 gün kaldıktan sonra Peşmergelerin DAİŞ tehdidi ‘sona erdi’ söylemesiyle ailenin tekrar köyüne gitme kararı aldıklarını, zaten köylerinden başka gidebilecekleri yeri olmadığını anlatan Ömer, devamında şunları dile getirdi: „Köye gittikten sonra da tehlikenin devam ettiğini öğrendik. Çocuklarımız ‘DAİŞ gelip bizi kesecek’ korkusundan sabaha kadar yatamıyorlardı. Hepimizin psikolojisi alt üst olmuştu.“
Türkiye’deki yardımlar ‘Araplara mahsus’
Saldırı ve tehditler sonucunda çok sevdiği köyünden ayrılan İzzet Ömer, çocuklarını Şêxan’da ailesine teslim ettikten sonra Türkiye’ye gittiğini belirterek devamında şunları dile getiriyor: „Türkiye’ye geldikten sonra da yaşamımda fazla bir şey değişmedi. Burada mültecilerin aşağılandıklarına ve hakaretlere maruz kaldıklarına şahit oldum. Çoğu zaman Êzîdî olduğumu gizlemek zorunda kaldım. Devlet bizi adeta kaderimizle baş başa bıraktı. Yapılan yardımlar daha çok Suriye’den gelen Arap mültecilere yönelikti. Ben de bunları gördükten sonra Avrupa’ya gelmeye karar verdim.“
Kamp demeye bin şahit
Zorlu bir mücadeleden sonra Almanya’ya gelince kurtulduğunu sanan Ömer ailesinin yaşadıklarını İzzet Ömer şöyle anlatıyor: „Bizleri kamp denilen bir yere koydular. Etrafımız tel örgülerle çevrilmişti. Ne doğru dürüst yemek vardı, ne de tedavi olabilme şartları. DAİŞ militanları burada da bizi rahat bırakmıyorlardı.
Êzîdî olduğumuz için defalarca saldırılara maruz kaldık. Kamp yönetimine şikayet ettiğimizde ise tüm bunlar görmemezlikten geliniyordu. Eşim ve iki çocuğumu bırakarak geldiğim için hep onları düşünüyordum. Kampta 6 ay kaldıktan sonra bizi bu iltica yurduna getirdiler. Tabi daha sonra çocuklarımı da getirdim. İş olmadığı için zamanımın çoğu burada geçiyor. İltica yurdunda bizim gibi savaştan kaçan insanlar var. Ama dillerini bilmediğimiz için çok fazla bir diyaloğumuz yok. Daha çok Kürt aileler ile ilişkileniyoruz ki bu da sınırlıdır. Sonuçta hepimizin koşulları aynıdır ve bizler ancak birbirimizi anlayabiliyoruz. Tek sohbet konumuz genelikle ülkeye olan özlem ve geçmişte yaşadıklarımız oluyor.
Amcamın kızını fidye ile kurtardık
İzzet Ömer konuşurken tedirginliği yüzünden okunuyor. Sanki hala kurtulabildiklerine inanmıyormuş gibi bir ruh hali içinde, „Şengal’de halkımıza karşı yapılan katliamı unutmak mümkün değil. O gün sanki halkımızın kıyametiydi“ diyen Ömer, DAİŞ çetelerin saldırılarında amcasının kızının kaçırılmasından şöyle bahsediyor: „Amcamın kızı serbest bırakılması için bizden yüklü bir fidye istiyorlardı. Bizler de amcamın kızını o barbarların elinde bırakmamak için mecburen bunu kabul ettik. Ama sonuçta binlerce genç kızımız hala ellerinde ya da kurtulmayı bekliyorlar.“
‘Memleketin her şeyini özledik’
İzzet Ömer’in eşi Hala Abdal, iki çocuk annesi. Hala’nın her sözünde memleket özlemi ağır basıyor. Bir yandan misafirlerine en iyi hizmeti vermenin telaşında olan Hala, diğer yandan memlekete olan özlemini dile getiriyor: „Biz Êzîdîler bin yıllardan beridir Kürdistan coğrafyasının en kadim insanlarıyız. Ama nedense tüm zulüm ve katliamlar gelip bizi buluyor. Kendi memleketimizde belki çok zengin bir yaşamımız yoktu ama sonuçta kendi ülkemizde yaşıyorduk. Aklım hep orada bıraktığım ailemde. Çoğu zaman rüyalarıma giriyorlar. Savaştan önce herkes Şêxan’a gelmeye can atarken, savaşın başlaması ile birlikte herkes can korkusundan güç yollarına düştü. Tedbir amaçlı çoluk çocuk iki hafta dışarıda kaldıktan sonra ancak Şêxan’a gidebildik. Kırsal kesimde yaşayan birçok insan can korkusundan akrabalarına sığınmıştı. Buraya da önce eşim geldi; ardında ben ve iki çocuğum geldik. Geldikten sonra da uzun bir süre kurtulduğumuza inanamadık. Kaldığımız yer Hamburg havaalanına yakın bir yer. Uçakların kalkış ve inişlerindeki sesler hala bizleri ürkütüyor. Kaldığımız yer şehir dışında olduğu içinde insanlarla çok fazla diyaloğumuz olmuyor.“
‘Bir de evimiz olsaydı’
Hala Abdal, Afgan bir aile ile aynı evi paylaştıklarını belirterek son olarak şunları ifade ediyor: „Odalarımız ayrı olsa da tuvalet, banyo ve mutfağı ortak kullanmak zorundayız. Dil olarak da anlaşamıyoruz. Bu bizi oldukça rahatsız ediyor. Bize ait bir evin olmasını isterdim. En azından misafirlerimi en güzel şekilde karşılamak için.“
MEHMET ZAHIT EKINCI / HAMBURG