90. yılında Lozan Antlaşması  - 1

Ortadoğu’nun yeniden dizaynı ve Kürdistan’ın bölünmesinin belgesi olan Lozan antlaşması 90 yılı geride bıraktı. O tarihten bugüne bakıldığında, Ortadoğu’da statükoyu koruyanlarla halkların özgürlüğünü savunanlar arasındaki mücadelenin sonlanmadığını görmek mümkün. Kürdistan’da bugün verilen özgürlük mücadelesini anlamak için bir kez daha Lozan Antlaşması’na bakmakta yarar var.
24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan (Lousanne) kentinde yapılan bu antlaşma, o tarihten günümüze kadarki süreç üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olmuştur.
Lozan görüşmeleri ve yapılan antlaşma, Kapitalist modernitenin ulus-devletler yoluyla Ortadoğu’da tesis edilmesinin hukuki ve siyasi temelidir. Bu nedenle Lozan’ı doğru okumak için dönemin koşullarına ve antlaşmanın hangi zemin üzerinde ortaya çıktığına kısaca göz atmak gerekecek.  
12. yüzyılda İtalya deneyimiyle devletleşen kapitalist güçler, 18. yüzyıla kadar bir yandan tüm Avrupa üzerinde şiddetli egemenlik savaşları yürütürlerken, diğer yandan kapitalist moderniteyi Avrupa’da tesis ederler. 18. yüzyıldan itibaren ise savaşın esas merkezi ve hedefi Ortadoğu olur. Ortadoğu, hem demokratik uygarlığın hem de devletçi uygarlığın doğuş ve gelişim mekanı olduğundan insanlığın en köklü ve güçlü maddi-manevi kültür mirasına sahiptir. Kapitalizmin ideolojik hedefi olan tarım kültürü, bu coğrafyada hala tüm canlılığı, bereketi ve toplumsallığıyla ayaktadır. Endüstriyalist sanayileşmede yaşamsal gereksinim olan petrol ve diğer hammadde kaynakları açısından Ortadoğu, dünyanın en zengin kaynaklarına sahiptir. Üç kıtanın kesiştiği jeo-stratejik bir bölge olduğu kadar, devletlerarası ticaretin de en önemli kavşaklarından birisidir. Nüfus yapısı kendisini sürdürebilen bir dinamiğe sahiptir.
Kapitalist modernite güçleri içinde Britanya krallığı ve Fransa cumhuriyeti en etkili güçlerdir. Almanya iki yüz yıl boyunca her atılımında sınırlandırılmış potansiyel bir rakiptir. Rusya Çarlığı da aynı konumdadır. Bununla birlikte Avusturya-Macaristan, Hollanda, Portekiz ve İtalya gibi devletler de sahnededir. Bir de hem bunlardan ayrı hem de tüm güçler üzerinde çok etkili olabilen; devlet olmayan bir hegemonik güç olarak uluslararası Yahudi sermayesi vardır.

Emperyalizme karşı varlık ve özgürlük arayışları

Bölge’nin merkezi egemen güçleri olan Osmanlı ve İran imparatorlukları ise aynı dönemde baş aşağı gidişi yaşamaktadırlar. Ama özellikle İslam dinini kullandıklarından dolayı önemli oranda güçlerini korumaktadırlar. Diğer taraftan, yüzlerce yıl boyunca bu imparatorlukların zulmü altında inleyen Ortadoğu halklarının da varlık ve özgürlük arayışları giderek güçlenmektedir.
Avrupa merkezli kapitalist modernite güçleri arasındaki mücadele sonucunda 19.yüzyılın başlarından itibaren Britanya Krallığı öne çıkarak. Onun kadar güçlü ve etkin olmasa da ikinci derecede Fransa Cumhuriyeti vardır. Yahudi sermayesi de her iki güçle ilişkili olmakla birlikte esasta İngilizlerle sıkı ittifak halindedir. ABD ise yeni ortaya çıkan bir güç olarak giderek etkinliğini göstermektedir. Ortadoğu’nun kapitalist sistem, endüstriyalizm ve Avrupa hegemonyası için stratejik öneminin farkında olan bu blok daha açık ve yoğun biçimde Bölge’ye yüklenir. 19. Yüzyılın ilk yarısında petrolün Kürdistan’da bulunması ile birlikte İngiltere Mısır’ı harekat merkezi haline getirir. Sonra asıl ağırlığını en zengin petrol yataklarının bulunduğu Mezopotamya-Kürdistan-Arabistan’a verir. Doğu Hint Kumpanyasının bir şubesi Bağdat’ta açılır. Bu şirket, sıradan bir şirketten çok İngiliz sömürgeciliğinin Dünya çapındaki en faal ve etkin karargahlarından biri olarak çalışır.
Britanya krallığının en kurnaz, deneyimli ve uzman ajanları, diplomatları, komutanları, siyasetçileri ve bürokratlarının merkezidir. Gertrud Bell, Arabistanlı Lawrence, Binbaşı Noel gibiler Mısır ve Mezopotamya’da Britanya Krallığı ve ittifaklarının çıkarlarını tesis etmek için oldukça faal ve de sonuç alıcıdırlar. Britanya Krallığı ve ittifaklarının işi öyle kolay değildir tabii ki. Osmanlı devleti her ne kadar hasta adam olsa da 600 yıllık merkezi feodal imparatorluk mirası ile Osmanlı birliği ve İslam birliği yaklaşımlarına dayanarak önemli oranda direnmektedir. İran’ın durumu da benzerdir; 2300 yıllık devlet mirası olan İran her ne kadar çöküşü yaşasa da Şia geleneğini kullanarak önemli bir nüfuza sahiptir ve ayrıca İran halklarının direniş kültürü kolay aşılamayacak kadar köklü ve zengindir.

Britanya’dan böl-parçala yönet taktiği
Britanya hegemonyasının karşıtları olarak Rusya Çarlığı ve Almanya devleti de oldukça etkindirler. Bu dönemde İngilizler, ünlü böl-parçala-yönet taktiğini tüm güçlere karşı çok etkin biçimde hayata geçirirler. Bu temelde Bahailik ve Vahhabiliği İran ve Rusya devletlerine olduğu kadar Aryenik-İrani direniş geleneği ve Arap-İslam direnişçiliğine karşı da kullanırlar. Nakşibendiliği ve onun Bağdadî kolunu ise hem Kürtleri kontrollerine almak ve hem de Osmanlı devletini zayıflatmak amacıyla oldukça etkili biçimde kullanırlar. Aynı yöntemi diğer güçler de kullanmaya çalışırlar ama İngiliz Krallığı kadar sonuç elde edemezler. Bu arada Osmanlı ve İran devletleri ile bu devletlerin egemenlik altında tuttuğu halkları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek isteyen Avrupalı devlet güçleri ve onların temel ittifak güçleri olan ve bir Yahudi Yurdu arayışında olan Yahudi kapitalistler; devşirme, ajanlaştırma, kendine bağımlı kılma taktiğini çok yaygın ve etkin biçimde kullanırlar. İşbirlikçi ulus-devletler zaten bu kesimler aracılığıyla kurulacak; veya bunlar aracılığıyla kapitalist modernite sistemine entegre edileceklerdir.
Bu koşullarda 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı patlak verir. Osmanlı devleti, Almanya, Avusturya-Macaristan imparatorluğundan oluşan ittifak yenilince bu güçler parçalanma, dağılma ve işgal edilme süreciyle karşılaşırlar. Daha savaş içerisindeyken İngiltere ve Fransa 1916 yılında Sykes-Picot anlaşmasıyla Ortadoğu’yu kendi aralarında paylaşıp bir parça da Rusya Çarlığına verirler. Ancak 1917 Ekim-Sovyet Devrimiyle bu antlaşma deşifre edilir ve Rusya savaştan çekilir.  Savaşı kazanan İngiltere–Fransa-Yahudi sermayesi-ABD bloğu kendi egemenlikleri temelinde Ortadoğu’yu kapitalist modernite sistemine eklemleme girişimlerine hız verirler.

İşgalin ardından halk direnişleri başladı
1918 Mondros mütarekesi, Osmanlı-Alman ittifakının yenilgisi ve teslim alınmasının onaylandığı bir antlaşmadır. Bu antlaşmaya dayanarak Bölge’nin işgalini içeren bir harita hazırlanır. İngiltere; Süleymaniye, Kerkük, Musul, Hewlêr, Duhok ve Zaxo alanlarını kapsayan Musul Vilayetini işgal eder. Güney sınırları Wan ve Urmiye’ye kadar uzanan bir Ermenistan devletinin yanı sıra Musul ve Diyarbekir vilayetlerini de içine alacak şekilde tüm Mezopotamya toprakları “Irak-Cezire-Kürdistan” bölgesi adıyla Britanya’nın egemenlik sahası olarak belirlenir. Doğu Akdeniz kıyıları ve Şam Vilayeti Fransızlara kalırken, Kürdistan’ın doğusu ve İran toprakları üzerinde Sovyet Rusya ve Britanya’nın egemenlik kavgası yürütürler.
Bu paylaşımın devletlerarası arenada kabulü için 1922 yılına kadar yoğun görüşmeler ve konferanslar gerçekleştirilir. Sevr Antlaşması bu paylaşımın dikte ettirilmesi yönünde bir girişimdir. Bu düzenlemenin kapitalist modernitenin önemli güçleri ve yıkılan devletlerin egemen kesimleri tarafından onaylanması için uzun ve çetin geçen Paris, Londra, Brüksel ve Kahire konferansları gerçekleştirilir. Diğer yandan Kürdistan’da etkin halk direnişleri giderek yaygınlaşmaktadır. Süleymaniye ve Musul alanlarındaki bazı Kürt aşiretlerinin dışında çoğu Kürt aşiretleri İngiliz planlarına karşıdırlar. Arabistan coğrafyasında da ciddi direnişler vardır. Özellikle tüm güçler için stratejik önemde olan Musul merkezli olarak İngilizlere karşı çok güçlü bir Sünni-Şii Arap ittifakı ortaya çıkar. Et Tavra el Irakiyya el Kübra (Büyük Irak Ayaklanması) adlı bu hareket Musul’dan Basra körfezine kadarki tüm aşağı Mezopotamya coğrafyasında etkili olur.
Kürdistan’ın Kuzeyinde yaygın yerel halk direnişleri vardır. M. Kemal etrafında ortaya çıkan grup Anadolu ve Kürdistan halklarının direnişlerine müdahale ederek ortak bir ulusal kurtuluş savaşı ve bu zemin üzerinden yeni bir devlet örgütlemeye girişmekte; oldukça da sonuç almaktadırlar. Nitekim Erzurom ve Sivas kongrelerinden sonra başlatılan Kürt-Türk kuvay-ı Milliye hareketi Kuzey Kürdistan ve Anadolu topraklarının büyük bölümündeki işgali fiilen sona erdirir; ardından İstanbul merkezli hükümetin alternatifi olarak 1921 yılında Ankara meclisi ve hükümeti oluşturulur. Aynı yıl ilk anayasa devreye girer. Bu gelişmeler karşısında İngilizler önce Araplar ve Kürtler karşısındaki strateji ve politikalarını değiştirirler. Musul Vilayeti ve Irak genelinde savaş yasalarını devreye koyarlar. Bir yandan Kürtlerin ve Arapların halk direnişlerini şiddetle bastırma yoluna giderken diğer yandan Kürt devletini ileriki tarihlere erteleyerek Arap merkezli bir Irak devleti kurgularlar. Bu temelde Haşim-i ailesinden Faysal’ı Irak kralı yaparlar. Irak’taki petrol ve diğer çıkarlarını güvenceye alacak uzun süreli anlaşmalar yaparlar. Ancak yapılan İngiliz düzenlemelerini Kürtlerin ve Arapların çoğunluğu kabul etmez ve şiddetli direnişler gösterirler.
Diğer tarafta ise Anadolu ve Yukarı Mezopotamya’da yaşanan gelişmelere müdahale ederler. Yıkılmış olan Osmanlı iktidar kesimlerinden umutlarını keserek Kemalistler öncülüğündeki yeni siyasal oluşumu denetimlerine almaya ağırlık verirler. Bu temelde bir yandan Kürt isyanlarına destek veriyormuş görünümü yaparak Kemalistleri tehdit ederken diğer yandan da yeni oluşum içerisinde kendi kliklerini yaratma yoluna giderler. 1921 Londra Konferansında Musul konusundaki İngiliz tezlerini destekleyen Ankara Hükümetinin Dışişleri bakanı Bekir Sami’nin azlettirilmesinden sonra İngilizler, işi daha da sıkı tutarlar. Bu ortamda öne çıkarılan İsmet İnönü 1922 yılından itibaren M. Kemal ve çevresini etkisizleştirecek alternatif bir güç haline getirilir. Ankara hükümetinin dışişleri politikası onun tekeline verilir. İsmet İnönü’nün Osmanlı Yahudileri Hahambaşı Haim Naum’u müzakerelerde gayrı resmi danışmanı yapması da onun İngiltere-Yahudi kapitalizmi ittifakının kliği olduğunu doğrulamaktadır.

Yeni dizayn için Beyaz Türklük...
Ankara hükümeti ve Kemalistler, Kürdistan’ın büyük bir bölümü ve Anadolu’yu içine alan Misak-ı Mili sınırları içinde kontrolü eline geçirmiştir. Kürt halkı uzlaşı temelinde yeni sisteme dahil edilmiştir, Sovyetler ile İngiliz hegemonyasına dayanan blok arasındaki çelişkilerden oldukça faydalanılmıştır.
İngilizler, bu düzeye ulaşan yeni iktidar ve devlet yapılanmasını tümden karşılarına almak yerine onu kapitalist modernitenin çıkarlarına hizmet edecek şekilde dizayn etmeyi daha akılcı bulurlar. Bu temelde Anadolu ve Kürdistan halkları arasındaki birlik ve bütünleşmeyi ortadan kaldırmayı, beyaz Türklüğü egemen kılmayı ve bu devleti Ortadoğu çapında kendi politikaları ve çıkarlarının en etkili aracı haline getirmeyi temel strateji olarak belirler. Kürtlerin inkarı; T.C.’nin inkar-imha-asimilasyon yaklaşımı bu temele dayanır. 1923 yılına gelindiğinde İngiltere ile Ankara Hükümeti arasında; Musul-Kerkük (esas olarak petrol) Bölgesi dışındaki hemen tüm sorunlar çözülmüştür. Zaten 1920 yılında Ankara Hükümetiyle Fransa arasındaki anlaşmayla Suriye manda oluşumu ve Türkiye arasındaki sınır sorunu çözülmüştür. Ortaya çıkan siyasi durumun devletlerarası sistem açısından kalıcılaştırılması ve güvenceye alınması için Lozan görüşmeleri başlatılır.


Lozan süreci ve Kürtlerin durumu

Kürdistan’da halkın ve egemen kesimlerin birbirlerinden izole olmuş, farklı konumları ve duruşları 18. Yüzyılda da devam eder. Ancak kapitalist hegemonik güçlerin Ortadoğu’da egemenlik kurmaya başladıkları 19. Yüzyılla birlikte bu durumda bazı değişiklikler yaşanır.
Bu dönemde Kürdistan’da baştanbaşa halk direnişleri ve serhildanları yaşanmaktadır. Zaten hiç bir dönemde tamamen sindirilememiş ve sürekli direnen halk kesimleri, bir yandan Arap devlet-İslam’ı ile Osmanlı ve İran devletlerinin uzun yıllardır sürmekte olan zulüm sistemine ve politikalarına karşı; diğer yandan da kapitalist modernite ve hegemonik güçlerine karşı sürekli direniş halindedirler. Toplumsal güçlerin direnişi kırsal alanlarda ve şehirlerde yerel-yöresel ayaklanmalar ve aşiretlerin isyanları biçiminde olduğu kadar Sünni, Alevi, Êzidi gibi farklı inançların, Kürt, Türkmen, Asuri-Nasturi, Ermeni gibi farklı halkların ittifakları biçiminde de gerçekleşmektedir. Bu isyanlar ve direnişler sonucunda İngilizler ve Fransızların Urfa, Dîlok, Gûmgûm gibi alanlardaki işgal girişimlerini engellerler.  Musul, Silêmanî, Wirmê gibi alanlarda ise işgalci güçlerin planlarını bozacak derecede zorlarlar. Bununla birlikte Kürdistan’da Botan, Dersîm, Hewraman ve Bradostan gibi birçok alanda Osmanlı ve İran devletlerinin egemenliklerinin dışında özerk yapılarını korurlar.
Ancak Dünya, Ortadoğu ve Kürdistan’daki değişimleri doğru okuyamazlar. Tüm toplumu bir amaç etrafında bir araya getirip yönlendirecek bir önderliğe sahip değillerdir, aralarındaki farklılıkları engel değil zenginlik olarak değerlendirecek ve bu temelde toplumsal birlik ve bütünlüklerini, söz ve eylem birliğini sağlayabilecek bir zihniyet, örgütlenme ve stratejileri yoktur. Osmanlı ve İran devletleri ile kapitalist modernite güçleri ve onların yerel işbirlikçisi olan Kürt egemen sınıflarının oyunlarını boşa çıkarabilecek bilinç ve örgütlülüğe sahip değillerdir. Kürt halkı yürüttüğü mücadeleyle önemli oranda fiziksel varlıklarını sürdürse de kendi olarak varlığını kabul ettirme ve özgürlüğünü kazanma koşullarından mahrumdur. Bu nedenle bir yandan büyük katliamlar, sürgün ve işgallerle karşılaşırken, diğer yandan da büyük bedeller ödeyerek yürüttüğü mücadelelerden Kürt egemen kesimleri, Osmanlı ve İran devletleri ile kapitalist modernite güçleri oldukça faydalanırlar.


YARIN:
* Kürtlerin örgütlenme çabaları neden başarılı olmadı?
* 1921 Anayasası ve Özerk Kürdistan sürece...


HESEN GERDÛN