Türkiye Cumhuriyeti 1924 Anayasası‘ndan beri tekçi, otoriter ve demokratik olmayan karakteriyle sürekli sorunlar yaşamıştır. İlk dönemde dünyadaki genel eğilime uygun olarak Türkiye’de tek parti diktatörlüğü vardır. Tekçi ulus-devlet yaratmak için tek parti diktatörlüğü hakim kılınmıştır. Tüm siyasi, idari, kültürel ve ekonomik kurumlar tek ulus yaratmaya yönelik şekillenmiştir. 

II. Dünya Savaşı’ndan sonra tek partili otoriter yönetimler fazlasıyla teşhir olduklarından, Avrupa ile sıkı ilişki içine girme ihtiyacı olan Türkiye, çok partili, daha doğrusu iki partili bir siyasi sisteme geçmiştir. Ancak zihniyet, Anayasal ve yasal kurumlar demokratikleşmediği için Türkiye’de temel sorunların çözümü gerçekleşmemiştir. Çok partili siyasal yaşam esas olarak sistem içi iktidar mücadelesine zemin sunmuş ve bu mücadeleyi keskinleştirmiştir. Belki de iki partili siyasi yaşamın yarattığı en temel siyasi, idari, iktisadi sonuçlar bu çerçevede olmuştur. 

Aslında 27 Mayıs askeri darbesi, iki partili siyasal sistemin keskinleştirdiği sistem içi mücadelenin hesaplaşmasını ifade etmektedir. Sistem içi iktidar blokunun hegemon kesimi kendini yeniden hakim kılma açısından iç ve dış politik dengelerde bazı yenileme ihtiyacı duymuştur. Avrupa Birliği ile ilişkilerin daha fazla geliştirilmesi, tekçi ulus-devletçi sistem içerisinde kalmak kaydıyla orta sınıf ve emekçilere sınırlı düşünce özgürlüğü temelinde belli bir örgütlenme imkanı tanımıştır. Ancak sistemin temellerini koruma zihniyeti ve politikası kısa sürede sınırlı örgütlenme imkanı ile çatışma içine girmiştir. Bu durum karşısında Demirel “Bu elbise bize boldur” diyerek otoriterleşmenin ideolojik ve siyasi zeminini hazırlamıştır. Devletin ve hükümetin yetkilerinin sınırlı olduğu ve bu durumun gelişmenin önünü aldığı gibi değerlendirmeler bugün Erdoğan’ın istediği gibi önünde engellerin olmadığı daha otoriter bir rejim istemiydi. Nitekim Demirel’in Başbakan olduğu hükümet, toplumsal muhalefetin önüne geçip sistemi rahatlatmadığı için toplumsal muhalefetin sistem krizini derinleştirdiği süreçte 12 Mart askeri darbesi gerçekleşmiştir. Yaptıkları ilk iş, toplumsal muhalefeti bastırmak ve bu bastırmanın Anayasal ve yasal çerçevesini sağlamak olmuştur. böylece siyasi, toplumsal, ekonomik kriz demokratikleşmeyle değil, daha da otoriterleşmeyle aşılmak istenmiştir.


AKP hegemonyayı kurma görevini üstlendi 

12 Mart döneminde toplumsal sorunlara çözüm bulma değil de bastırma esas alındığından, askeri cuntanın gidişinden hemen sonra toplumsal muhalefet ve sistem krizi daha da derinleşerek sürmüştür. Toplum daha fazla demokratikleşme isterken, egemen sınıflar ve uluslararası güçler toplumsal muhalefetin bastırılması ve bir daha sistemin zayıflayacak duruma gelmemesi için iktidarlarının önünde hiçbir engel bırakmayan bir Anayasa yapılmıştır. Erdoğan’ın bugünkü isteği olan “elini ve kolunu bağlamayan” ve bugüne kadar AKP’nin iktidarı için kullandığı bir Anayasa ortaya çıkarılmıştır. 

12 Eylül faşizmi en az elli yıl sessiz ve itaat eden bir toplumsal yapı üzerinden Türkiye’yi yönetmeyi hedeflemiştir. Anayasa da bu sistemin kurumlaşmasını sağlamıştır. Ancak Kürt Özgürlük Hareketi onlarca yıldır yürüttüğü siyasi, sosyal, kültürel mücadelesiyle 12 Eylül faşizmini işlemez kılmıştır. 1990’lı yıllardaki kirli savaş bu sistemi ayakta tutmak istemiş, ama başarılı olamamıştır. Kürt Halk Önderine yönelik uluslararası komplo ile 12 Eylül’ün öngördüğü sistemin yeni koşullarda rötuşlanarak sürdürülmesi amaçlanmıştır. 12 Eylül’ün de hedefi olan Türk-İslam sentezli yeni siyasal yapılanma AKP ile kurumlaştırılmak istenmiştir. AKP iktidarı yirmi yıldır süren şiddetli savaşın yarattığı ulusal, siyasi, idari, sosyal, ekonomik ve kültürel tahribatları rehabilite etmek, başta Kürtler olmak üzere toplum üzerinde hegemonyayı kurmak görevini üstlenmiştir. 2007 yılında iktidarcı İslam’ın sistem içine alınması önündeki tüm engellerin kaldırılmasıyla AKP iktidarı bu rehabilitasyon ve hegemonyanın sağlanmasının özel savaş gücü ve iktidarı olarak daha kapsamlı ve çok boyutlu bir saldırı içine girmiştir. AKP hükümeti bugün de böyle bir misyonun sahibi olan bir iktidardır.


Türkiye’deki çıkmazın kaynağı Erdoğan zihniyetidir

Ancak sistem mevcut durumda tıkanmıştır; artık kendini sürdüremez hale gelmiştir. Eskiden bu durumlar darbelerle aşılır ya da sistemin ömrü bu yolla uzatılırdı. Şimdi iktidarda olan AKP hükümeti farklı bir yolla başkanlık sistemi adını verdiği otoriter bir sistemle var olan tıkanmayı aşmayı hedeflemektedir. Bunun için de İç Güvenlik Paketi’yle başlayan hamlelerle siyasi bir darbe yapıp bunu gerçekleştirmeyi hesaplamaktadır. 

Türkiye’de bir çıkmaz vardır ama bu çıkmazı yaratan bizzat demokratikleşmeyen egemen sınıflar ve bugünkü AKP iktidarıdır; Tayyip Erdoğan zihniyetidir. Tayyip Erdoğan da önceki iktidar odakları gibi siyasi, toplumsal ve ekonomik sorunlara kalıcı çözüm bulmayarak toplumları, Türkiye’yi krizli bir yaşama mahkum etmektedir. Krizi bizzat politika ve uygulamalarıyla derinleştirmektedir. Toplum önüne krizli bir sistem koymaktadır; sonra da “kriz var, bu krizi aşmak için yönetimin etkili olması önündeki engelleri kaldırmamız gerekir” diyerek otoriter bir rejime destek istemektedir. Tüm askeri darbecilerin ve cunta şeflerinin söylediğini ve yaptığını şimdi sivil bir kimlik olarak Erdoğan yapmaktadır. Hitler de iktidara geldiğinde mevcut rejimi önünde engel görmüş, siyasi komplo ve darbelerle daha otoriter bir rejime yönelmiştir. Erdoğan’ın serüveni de benzer bir yol izlemektedir. 

Erdoğan “sistem tıkandı” derken doğru söylemektedir. Ancak bu durum karşısındaki çözüm önerileri tüm diktatörlerin önerdiği gibi otoriterleşmedir. Eskiden kahvelerde “Beni bir gün Başbakan ya da Başkan yapsınlar, bu ülkeyi nasıl düzeltirim” diyenler gibi, Erdoğan da ‘’Bana Firavun yetkisi verin, bu ülkeyi nasıl süt liman yaparım’’ demektedir. İşte egemen sınıflar ve diktatörler böyledir. Hem sistemi tıkatırlar, hem de bu tıkanıklığı aştırmak için daha fazla yetki isterler. Erdoğan, ‘’Türkiye’de tıkanıklığı mevcut haliyle gideremeyiz, bu nedenle mevcut sistem dışında bir sistem gerekir’’ diyor. Sanki şimdiye kadar doğru bir anayasa ve sistemle Türkiye yönetilmiş de bu nedenle krize girmiş gibi! Şu anda krizi yaratan esas olarak mevcut siyasi yapılanmalar değildir. Kuşkusuz yapılanmalar da arkasındaki zihniyet ve anayasa gereği eksiktir, kriz etkenlerindendir. Ancak krizi esas olarak yaratan arkasındaki zihniyet ve demokratik olmayan anayasadır. 

Erdoğan mevcut zihniyeti değiştireceğiz ve daha fazla demokratikleşmeyle sorunları çözeceğiz demiyor. Mevcut otoriter anayasa ve yasaların kendisi için yeterli bir yetki vermediğini söylüyor. Öyle ki, mevcut otoriter anayasal sistemi dahi keyfi ve serbest hareket etmesi önünde engel görüyor. Bu nedenle ‘’Yapacaklarımı engellemeyecek bir sistem gerekir’’ diyor. Bu da kendi hegemonyasını rahatça kuracağı ve kimsenin engellemeyeceği sistem olmalı! Yani karşısında ne Kürdistan’da ne de Türkiye’de bir muhalefet çıkmalı!


İktidarın darbesine karşı demokrasi hamlesi

Mevcut tıkanıklıktan Erdoğan böyle çıkmayı hesaplarken, Türkiye halkları ise on yıllardır yaratılan demokrasi birikimi ve gücüyle bu tıkanıklığı daha fazla demokratikleşmeyle aşmayı hedefliyor. MHP’nin karakteri bellidir. CHP’nin ise bir demokratikleşme ve tıkanıklığı aşma planı ve projesi yok; sadece AKP gitsin, ben geleyim diyor. Hatta bunu bile istemiyor. AKP’den sonra ikinci parti olayım, benim yerime başka bir siyasi güç yerleşmesin diyor. Daha doğrusu HDP gibi herhangi bir gücün yükselip kendi misyonunu bitirmesinin önüne geçmek istiyor. 

AKP ve CHP kendilerinin hesaplarını bozacak HDP’nin önünü kesmek istiyorlar. Ancak toplum, var olan toplumsal, siyasi, idari, sosyal, kültürel ve ekonomik tıkanıklığın demokrasi güçlerinin gücü ve demokratikleşmeyle aşılacağına inandığından yüzünü HDP’ye yöneltmiş durumdadır. HDP Türkiye’deki tıkanıklığı aştıracak bir parti olarak görülüyor. HDP’nin başarısı, demokratikleşmeyi zorunlu ve kaçınılmaz kılacaktır. HDP başardığında ne AKP tıkanıklığı otoriterleşmeyle aşma girişiminde bulunabilecektir, ne de CHP bugüne kadarki AKP ile yürüttüğü al gülüm, ver gülüm politikasını sürdürebilecektir.  Sistemin hükümeti ve muhalefeti olma durumuna son verilecektir. 

Kuşkusuz sistem tıkanmıştır. Tıkanan sistemin darbelerle ömrünü uzatma durumu mu yaşanacak, yoksa demokrasi güçlerinin hamlesiyle, demokratikleşmeyle yeni bir siyasi sistem mi kurulacaktır? 7 Haziran seçimleri bunu belirleyecektir. Bu açıdan HDP’nin konumu tarihsel bir durumu ifade etmektedir. Halkların bu durumu hissettiği, HDP’ye yönelimlerinden anlaşılmaktadır. Erdoğan’ın, Davutoğlu’nun ve AKP yetkililerinin saldırganlığı; HDP’yi hain ve düşman olarak ilan etmeleri bunun sonucudur. Ancak hain ve düşman ilan ederek baskıları meşrulaştırsalar ve saldırılara teşvik etseler de bu defa demokrasi güçleri tüm bu oyunları bozarak Türkiye’de halkların özlemi olan demokrasi hamlesini gerçekleştirecektir.