Her egemen devlet gibi Suriye de, hakimiyetinde olan Rojava’da (Batı Kürdistan) inkar ve imha politikasını bugüne dek sürdürdü. Ülke nüfusunun yüzde 15’ini kaplayan Kürtler anayasada tanınmadığı gibi baskı altında tutuldu. Kürtlüğe dair her şey yasaklandı, Kürtçe isimler Arapça yapıldı. ‘Arap Kemeri’ politikası ile Kürt ülkesi Araplaştırılmaya çalışıldı. Ancak 1980’lerden itibaren Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin Rojava’da örgütlenmesiyle birlikte her şey giderek tersine dönmeye başladı. Mücadeleyi sahiplenen Rojava halkı, örgütlü bir güçtü artık. Öyle ki kendi partisini kuracak seviyeye ulaştı: Demokratik Birlik Partisi (PYD).

PolitikART’ın dosya konusu çerçevesinde PYD Eşbaşkanı Salih Müslim ile görüştük. Müslim, Suriye rejiminin inkar politikalarını, Kürt Özgürlük Hareketi ile birlikte başlayan süreci, diğer Kürt partilerinin yaklaşımını, Qamişlo ile başlayan serhildan sürecinin detaylarını anlattı.

Rojava’nın, Kürdistan’daki stratejik yeri nedir? Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin orada örgütlenmesine kadar durum neydi?

Batı Kürdistan, Kuzey Suriye oluyor. Kuzey ve Türkiye ile 600 km’den fazla bir sınır boyu var. Bu sınır boylarında bazı yerlerde 5 km bazı yerlerde ise 50 km’ye kadar bir derinlikte Kürt nüfusu yaşıyor. Kürt nüfusunun bütün şehirleri sınır boyunda. Raco’dan tutalım Efrîn’den Dêrik’e, Endiwar’a kadar hepsi sınırın üstünde. Suriye’nin nüfusu 21 milyondur. Suriye nüfusunun yüzde 15’ini Kürtler teşkil ediyor (yani yaklaşık 3,5 milyon). Bu sınır boyuna yayılmıştır.
Suriye devletinin eskiden beri süregelen politikaları vardır. Bölge politikaları çerçevesinde kimi uygulamalar olsa da Suriye’nin Batı Kürdistana’a yönelik ayrı uygulamaları her zaman oldu; Araplaştırma politikası kapsamında geliştirilen Arap kemeri gibi. Yani Kürtler, Suriye bağımsızlığına kavuştuğundan beri her zaman rejimin zulmü altında oldu. Yok sayılma politikaları çerçevesinde baskıcı uygulamalara maruz kaldılar.
Bu baskı, 1999’dan sonra yani Adana Antlaşması ile başka bir boyuta ulaştı. İki rejim arasındaki anlaşma Kürtleri bütünüyle yok etmeye yönelikti. Kürtlerin inkar edilmesi, Kürtçe yer isimlerinin değiştirilmesi vb. uygulamalar oldu. Bu 13 sene boyunca işkence, tutuklama, işkence altında öldürme politikaları vardı. Newroz yasaklamaları da bu dönemde gelişti. Bunun sonucu olarak Suriye’deki 2011’de ayaklanma başlayınca Kürtler de bunun bir parçasıydılar. Özgürlük ve demokrasi isteyen kesimlerin başında geliyorduk. Ancak Türkiye’nin oyunlarından dolayı bu açığa çıkmadı. Türkiye de biliyor. Bu sınırdaki Kürt varlığı kuzeyin uzantılarıdır. Antep, Kilis, Urfa, Mardin hatta Şırnak uzantılarıdır. Akrabalar iki tarafta da sınır boylarında var. Suriye’de bir gelişme olursa, Kürtler bir hak elde ederlerse Kuzey’e de etkisi olacaktır. Türkiye’de bundan korkuyor. Türkiye zaten Kürtleri istemiyor. Lozan’dan beri, Kürt karşıtı bir politika izliyor. Kürtlerin varlığını kendi yokluğu sayıyor. Bu da bir fobidir. Batı Kürdistan için birçok oyun geliştirildi. Son rejimle dostluk da buna yönelikti. Şimdi de muhalefetle aynı şeyleri yapıyor. İstanbul toplantıları, Suriye Ulusal Konsey ile yakından ilgilenme vb. Tüm bunlar Kürtlerin yok sayılması ve Kürtlerin demokratik haklarından alıkonulması için. En sonunda da direk saldırılara geçildi. Halep, Efrîn ve Serêkaniyê’deki saldırıların arkasında Türk devleti var. Bu grupları alıp saldırtıyor. Bu politikalar bölge için de tehlike arz ediyor.

Yani diğer egemen devletler gibi Suriye de inkar ve imha politikası yürüttü...

Suriye Anayasası 1950’lerde yapıldı. Suriye 1948’de bağımsızlığına kavuştu. Hiçbir zaman anayasada Kürt varlığı tanınmadı. Daha ziyade Araplaştırma Anayasası oldu, Araplaştırma politikası sürdürüldü. Kürtlerin varlığı tanınmadı. 1962’den sonra bir sayım oldu, o sayım gereğince 100 bin kişi -son zamanlarda 300 bine kadar çıktı- kimliksizdi. Kürtleri buradan süpürme, bitirmeye yönelik politikaların bir parçasıydı. Köylerin adlarını Arapça yaptılar. Arap Kemeri projesi vardı, Arapları Kürt bölgelerine yerleştirme politikası son zamanlara kadar da uygulandı.
Kürtlüğe dair her şey yasaktı, Kürt kültürü, okuma yazma vb. Birinde Kürtçe alfabe yakalansa hemen cezaevine gönderilirdi. Kürtçe konuşmak yasak, Kürt çocukları okullarda Kürtçe konuştuğunda ya dayak yiyordu ya da para cezası kesiliyordu. Yani aynı Türkiye gibiydi. Zaten Kürdistan’ı parçalayan ülkelerin politikaları, Kürtlere karşı aynıydı.

Peki Kürt mücadelesinin Rojava’da mücadeleyi başlatmasıyla birlikte neler değişti? Kürt Halk Önderi Öcalan da uzun yıllar orada kaldı...

Batı Kürdistan’da 1957’de ilk Kürt partisi kuruldu. O zaman bir hareketlenme vardı. Bir Kürdistan ve Kürt meselesi vardı. Ama 1959’da bu partinin bütün mensupları tutuklandı. İllegal bir partiydi. Kalanlar da parçalanmaya başladı. İlkin 1965’te iki parti oldu, sonra 1970’lerde üçüncü parti, dört parti derken 1980’lere gelindiğinde 12-13 parti oldu. Bazıları rejimin eliyle kurulan partilerdi, diğerleri de her biri bir tarafa bağlıydı. Yani halk artık inancını yitirmişti. Derken 1979-80’de Abdullah Öcalan Lübnan’a geçtiğinde, Batı‘da Kürt siyasetinde politik anlamda bir boşluk vardı. O süreçte Öcalan yani PKK örgütlendi. Halk bu partiye adeta üşüştü, çok sevindi. Çünkü PKK’lilerde arkadaşlık ruhu vardı, dürüsttüler. Diğerlerine nazaran ilkelerine daha fazla bağlıydılar. Birçok genç insan o zaman PKK’ye katıldı, bu parti artık halk oldu. Halk nezdinde birinci parti durumuna geldi. Ama çok örgütlü biçimde değil örgütsüz bir biçimde. Bir cepheymiş gibi, Kürdistan devrimine arka çıkıyordu. Bu büyük bir kitleydi. Yüzde 50-60’lara varıyordu.


Bu ortamda klasik partiler, sanki orası kendi mülküymüş gibi, PKK de gelip onların mülkünde örgütlenmiş gibi yaklaşıyorlardı. Birçok particik kin beslemeye başladı PKK’ye karşı. İkili bir durum doğdu, PKK sempatizanları ve öbürleri. Çeşitli rahatsızlıklar oluyordu. Zaman geçtikçe birçok arkadaş PKK saflarına katıldı. 1984’de gerilla hareketi başlayınca birçok Batılı vardı, çok katılım oldu, şehitler oldu. Şehitlerin aileleri ve birçok insan oradaki mücadeleyi destekledi. Halk Kürt devrimi ile tanıştıkça kendi devrimiymiş gibi sahiplendi. Sadece Kuzey’in değil de Batı’nın devrimi, Kürdistan devrim olduğunu kabullendi. Çünkü Batı, Doğu, Güney, Kuzey hepsi o mücadelenin içindeydi. Kürtlerin birliği sağlanmıştı hareketin içinde, bir de Batı’dan şehitler de oluyordu. Bir çatışmada dört kişi şehit düşüyorsa, birisi Batı‘dan, birisi Doğu’dan birisi Güney’den olabiliyordu. Böylesi bir ruhsal birlik de oluştu. Yani artık halk kendi devrimi gibi sahiplendi.

Yirmi yıl gibi bir süreç böyle sürdü. Ancak 1998 sonuyla birlikte uluslararası komplo dönemine girildi. Öcalan’ın oradan çıkışıyla neler yaşandı?
Evet 1999’a kadar bu söylediğim tarzda gelişti. O zamana kadar Rojava’da ERNK kurulmuştu, bu cephe içinde çalışıyordu. Ancak oraya özgü bir örgüt yoktu. Sayın Öcalan da, oraya özgü bir hareketin doğmasını istiyordu. Hatta 1998’de ayrılmadan önce öyle bir girişimde bulundu. Ancak komplo gelişti ve Öcalan oradan çıktı. Bu durum da sonucu ulaşmadı.
Durumlar da değişti. Halk baskıya maruz kaldı. Biz de bunun içindeydik. Ancak önemli bir taban vardı ve bunu değerlendirmek gerekiyordu. Sayın Öcalan’a bağlı, onun felsefesini destekleyen birçok kesim vardı. Diğer örgütlerle ayrışmıştı artık, onların bünyesine katılması mümkün değildi. Bilinçlenmişti, daha gelişkin bir halk vardı. Böylece başka bir örgüt ihtiyacı doğdu. Biz de bunun çabasına girdik. 20 Eylül 2003’de bu tabandan da yararlanarak, bazı ilkeler çerçevesinde PYD’nin kuruluşunu ilan ettik. Batı’ya özgü bir hareket olarak ortaya çıktı. O zaman herkes söylenmeye başladı; ‘PKK’nin uzantısıdır, PKK’nin kendisidir, Suriye koludur.’ Halbuki öyle olmadı, Rojava’nın şartlarına göre kurulmuş ayrı bir partiyiz. Öcalan’ın felsefesini, ideolojisini kendi şartlarımıza göre adapte edip kendi örgütümüzü kurduk. Şimdiye kadar da yaşıyoruz. PYD kurulmadan önce yandaşlarımız çok büyük bir baskının altındaydı. 2000 ile 2003 arasında böyle bir süreci yaşadık. Rejim, Adana Antlaşması çerçevesinde hep bize baskı uyguladı. Bir taraftan rejimden baskı görüyorduk, diğer taraftan da partiler yükleniyordu. Mesela 2004’de Qamişlo serhildanı oldu, herkes bize yüklendi. Devlet, tüm partileri çağırdığı bir toplantı yapmıştı, bizim de temsilcimiz vardı. Diğer parti sekreterlerinden biri, ‘niye bizi çağırıyorsunuz, yapanlar bunlardır’ diye bizim arkadaşımızı işaret ediyor. Belki de bir anlamda doğruydu söylediği. Bu direniş ruhu biz de vardı, diğerlerinde yoktu. Bu da Kürt Özgürlük Hareketi’nin etkisiyle gelişmiş bir duyguydu. 2004’te en fazla PYD ve tabanı direndi. Bu yüzden biz Batı Kürdistan devriminin 2011’de değil de 2004’te başladığını söylüyoruz, öyle düşünüyoruz. O tarihten beri direnişimiz kesilmedi. 2004’te Nazmiye Keçel adında bir arkadaşımız gözaltında kaybedildi. Onun akıbetine ilişkin hala bilgimiz yok. Bave Cudi, işkence altında şehit düştü. Yine Şilan Kobanî ve arkadaşları bir komplo ile şehit düştü. Mamosta Osman 2008’de…
İkincisi de, 2004-2010 yılları arasında Newrozları serhildana çeviriyorduk. Mesela Rakka Newroz’u var, orada şehitlerimiz oldu, yaralananlar oldu. Her Newroz’dan sonra yüzlerce kişi tutuklanıp işkenceye maruz kalıyordu. Burada yer alanlar bizim tabandandı. Diğer partiler Newrozu bile kutlamamaya başladı. Biz hiç taviz vermedik, yüzbinlerin katılımıyla her şehirde Newroz’u serhildana çevirdik. Tabii bunun bedelini tutuklanma ve işkence ile ödedik. 2011’de Suriye genel ayaklanması başlayınca biz de onun bir parçasıydık. Özgürlük ve demokrasi deyince ona en fazla muhtaç olanlardan bir kesim de bizdik. Biz de yerimizi aldık ve bu sürece kadar geldik.

Evet hatta orada birliğin sağlanması konusunda da Qamişlo’nun etkili olduğu belirtilmişti. O halde Qamişlo serhildanı bir dönüm noktasıydı diyebilir miyiz?

Evet Qamişlo serhildanı, bizim için dönüm noktasıydı. Bizim direnişimiz o günden bu yana sürdü. İkincisi de devlete karşı gücümüzü gösterdi. Diğer partilerin katkısı falan olmadı o süreçlerde. Ama sonradan ticaret yapmaya başladılar. Kendilerine pay çıkarmaya çalışıyorlar. O zaman meydanda kimse yoktu, rejim de bunu biliyordu ve bize yükleniyordu. Onlar şimdi ticaret yapıyor, ‘biz de serhildan yaptık’ diyorlar. Ancak gerçekte bir biz bir de rejim vardı. Rejime karşı en etkili duran bizdik. O zaman 14 parti vardı. O partiler sonra bize yaklaştı. Oturup birlikte bildiri falan kaleme alıyorduk. Bazılarını rejim gönderiyordu, PYD’yi kontrollerine alsınlar diye. Bazıları da kendisine pay çıkarmak için yaklaştılar. Oysa biz bu politikaların farkındaydık. Her zaman Kürt birliğini farklı bir çerçeveye koymak istiyorduk, ama kimse buna yaklaşmıyordu.
Bu partilerin üç duruşu ile karşı karşıyaydık. Birincisi, ‘Siz Apocusunuz, PKK’lisiniz, PKK de terörist listesinde. Size yaklaşırsak biz de o listeye alınırız. İşte Batı, Avrupa terörist gözüyle bize bakacak. Bu yüzden size yanaşmak istemiyoruz’ şeklindeydi. İkinci duruş, ‘Bu rejim ile kavgadasınız, biliniyorsunuz, her zaman tutuklanıp, işkence görüyorsunuz, biz buna dayanamayız. O yüzden size yanaşamayız’ diyordu. Üçüncü de, ‘Siz kalabalıksınız, halk sizden yana, bizim de sayımız az, dolayısıyla sizin yanınızda yer alırsak eririz, biteriz’ diyorlardı. Bu üç duruştan dolayı varolan çevreler bize yanaşmıyordu, hep tek başımıza kalıyorduk. Bu süreç başlayıncaya kadar böyleydi.

Devrimci aydınlar Rojava’yı etkiledi

Son olarak Rojava, Kürt aydınlar için de bir sığınma yeri oldu. Bunun Rojava’ya nasıl bir etkisi oldu?

Doğrudur, zaten sınırlar çizilmeden önce Kuzey ile Rojava iç içedir. Mesela bizim Kobanê Riha’nın bir uzantısıydı, Efrîn Kilis’in. Mesela Kobanê Halep’e bağlı, ama Halep’e 150 km uzakta, Riha’ya 40 km uzaklıkta. Yani iç içe olan şehirler, aşiretler, kültür vb. aynı. Osmanlı döneminde Rojava’ya bir geçiş, geliş gidiş hep vardı. Ancak sınırlar çizildikten sonra bir kısmı kuzeyde bir kısmı da güneyde kaldı.
İkinci ise Kuzey’de yaşanan savaş ve ayaklanmalar. Orada rejimin hedefi olan şahsiyetlerin sığınma yeriydi Rojava. Mesela Şeyh Sait ayaklanması ardından Osman Sebrî Rojava’ya gelmek zorunda kaldı. Onun devrimci bir ruhu vardı ve bundan herkes etkilendi. Yine Nureddin Zaza, Şeyh Sait isyanı döneminin milliyetçi insanlarındandı.
Bedirxan ve Haco gibi aileler geldi. Direnmişlerdi, hepsi göç ettiler. Cegerxwîn geldi. Birçok aile TC rejimine karşı direnip yargılanınca Rojava’ya geçti. Özellikle Bedirxanlardan beri öyle.
Xoybûn hareketinin oluşmasında, Kuzey’den gelenlerin etkisi büyük. Rojava her zaman çok hareketliydi. Hiçbir zaman kendini Kuzey’den ayrı görmedi.
Kuzey’den gelenler orada başlayan devrimi hareketlerin önderleriydi. Orada mücadele bastırılınca öncüler buraya geliyor. Ancak burada da bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Sonuçta bu çabaların, Rojava halkı üzerinde etkisi çok oldu. Daha fazla Kuzey’e bağlanmaları ve uyanış açısından etkili oldu. Nuri Dersimi’yi, Nureddin Zaza’yı herkes tanıyordu, nereden geldiklerini biliyorlardı. Son otuz yılı da anlattım zaten.  
TC’nin Suriye üzerindeki baskıları da bu nedenleydi. 1958 ve sonrasında NATO çerçevesi içinde Suriye’ye uygulanan politikalar vardı, en çok da Kürt meselesini susturmak için yapılıyordu.


DENİZ BİLGİN