
Bunların yaklaşık yarısı son yıllardaki furyanın da katkısı ile tutuklulardır. Bu tablo bile Türkiye’de ağır bir baskı ve tutuklama rejimi olduğunun açık bir göstergesidir. F Tipi hapishanelere geçildikten sonra uygulanan tecrit, yaşam için uygun olmayan hapishane koşulları tutuklu ve hükümlüleri adeta çürütmektedir. Tecrit hastalıkları tetiklemekte ve hızlı bir şekilde ilerlemesine neden olmaktadır. Tüm bilimsel veriler bizlere herkes için olduğu gibi tutuklu ve hükümlüler için de sağlığın insanca yaşam koşullarının oluşturulmasından geçtiğini gösteriyor.
Hasta tutuklular
Türkiye hapishanelerinde kalan tutuklu ve hükümlüler sayısız sorununun yanı sıra çok ağır sağlık sorunlarıyla da karşı karşıyalar. Sağlık sorunlarının tanı ve tedavi süreçlerinde birçok aksaklıklar yaşanıyor.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) merkezine, ilgili tabip odalarımıza ve insan hakları kuruluşlarına hapishanelerden tutuklu ve hükümlülerin yaşadıkları sorunlar nedeniyle çok sayıda başvuru oluyor. Gün geçtikçe hapishanelerdeki hasta mahpusların durumu ağırlaşmakta, aralarında Hediye Aksoy, A. Samet Çelik, Mehmet Aras ve Erol Zavar’ın da olduğu onlarca tutuklu ve hükümlü başta kanser olmak üzere ölümcül hastalıklarına karşı hapishane koşullarında mücadele ediyorlar. Hasta tutsaklar serbest bırakılmaları ve daha iyi koşullarda tedavilerinin sağlanması için avukatların, insan hakları örgütlerinin ve yakınlarının tüm girişimleri sonuçsuz kalıyor. İnsan Hakları Derneği (İHD) tarafından Adalet Bakanlığı’nın resmi verilerine dayanılarak açıklanan bir raporda; sadece 2010 yılında 161 mahpus hastalığı nedeniyle yaşamını yitirdi. Bunun dışında 213 mahpus normal nedenlerle, 38 mahpus intihar sonucu yaşamını yitirirken, 1 mahpus diğer mahpuslar tarafından öldürülmüş olup toplam 413 mahpus yaşamını yitirmiştir. Buna karşın Cumhurbaşkanı’nın Anayasa’nın ilgili maddesi uyarınca cezasını kaldırdığı mahpus sayısı 2’dir. Bu durum duyarsızlığın ne kadar büyük olduğunu, Adalet Bakanlığı bürokrasisinin ve özellikle de Adli Tıp Kurumu’nun ölümlere seyirci kaldığını göstermektedir.
Tutuklu ve hükümlüler hapishanelerde onca sıkıntılar yaşarken özellikle siyasi nedenlerle tutsak edilenler herhangi bir sağlık sorunu nedeniyle hastanelere başvurduğunda, bir utanç protokolünü dönüşen ‘üçlü protokol’ hasta ile hekim arasına girerek ve hasta mahremiyetini engelleyerek tutuklu ve hükümlülerin sağlığa ulaşmalarının önüne geçmektedir.
Üç’lü protokol nedir?
17 Ocak 2000 tarihinde imzalanan ve 2003 yılında yeniden düzenlenen ve dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ile halen görevini sürdüren Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın imzalarını taşıyan Protokolün (Üçlü Protokol) 61. Maddesi’nde; „Terörle Mücadele ve Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunlarının kapsamları dışında kalan suçlardan tutuklu ve hükümlü olanların, hastanelerde muayeneleri sırasında jandarma, odanın muhafazalı olması durumunda kapı dışında bekleyecek, muhafazalı olmaması halinde muayene odası içinde bulunacak, doktorla hasta arasında geçecek konuşmaları duymayacak uzaklıkta koruma tedbirleri alacaktır. Ancak tutuklu ve hükümlülerce muayene sırasında yapılacak her türlü gayri kanuni talep, ilgili sağlık personeli tarafından anında jandarma devriye komutanına bildirilecektir.
Terörle Mücadele ve Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunları’nın kapsamında kalan tutuklu ve hükümlü olanların hastanelerde muayeneleri sırasında jandarma muayene odası içinde bulunacak; ancak doktorla hasta arasında geçecek konuşmaları duymayacak uzaklıkta koruma tedbirleri alacaktır. Bu kapsamdakilerden bayan olanların muayenelerinde jandarma, oda muhafazalı olduğu takdirde kapının dışında, muhafazalı olmaması durumunda ise oda içinde; ancak yukarıda belirtilen şekilde bulunacaktır“ denilmektedir. Oysaki insanlığın evrensel değerleri ve toplum vicdanı, tutuklu ve hükümlülerin mağduriyetten korunarak sağlık hizmetlerine eşit şartlarda ulaşmasını gerektirir.
Etik tutum
Türk Tabipleri Birliği olarak birçok kez tutuklu ve hükümlülerin muayenesi hekimlik sanatını uygulamaya elverişli koşullarda yapılması gerektiğini vurguladık. „Hekimlik mesleğinin nasıl yürütüleceği, ulusal sağlık mevzuatında, TTB Hekimlik Meslek Ettiği Kuralları’nda, Tıbbi Deontoloji Tüzüğü’nde, Hasta Hakları Yönetmeliği’nde, uluslararası sözleşmelerde, İstanbul Protokolü’nde ve Dünya Tabipler Birliği Bildirgeleri’nde tanımlanmıştır. Hekimler hastaların ırk, dil, din ve mezhep, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, ekonomik ve sosyal durumları ile farklılıkları dikkate almadan mesleklerini yürütmek zorundadır. Tutuklu ve hükümlülerin muayenesi de öteki hastalarınki gibi, kişilik haklarına saygılı, hekimlik sanatını uygulamaya elverişli koşullarda yapılmalı ve onların gizlilik hakları korunmalıdır. Polis ya da diğer kolluk görevlileri hiçbir zaman muayene odasında bulunmamalıdır.Hekimin, bu koşulların sağlanması için ilgililerden istekte bulunma hakkı ve sorumluluğu vardır“ diyerek Sağlık Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı nezdinde girişimlerde bulunduk. Meslek sırrını yok eden, tutuklu ve hükümlülerinin sağlığa ulaşma haklarını ihlal eden ve hekimlik onurunu zedeleyen üçlü protokolün kaldırılması gerektiğini bu amaçla yaptığımız çalışmaların yanı sıra 2011 yılı boyunca TTB Merkez Konseyi olarak Üçlü Protokol’ün kaldırılması ile ilgili somut adımlar atılana, Sağlık Bakanlığı bu protokolden imzasını çekene kadar tüm yazışmalarımızı meslek onurumuzu zedeleyen bu utancı hatırlatan kelepçe logosuyla yaptık/yapıyoruz. Ancak ne yazık ki bugüne kadar bu konuda somut bir ilerlenme sağlanamadı. Anayasa’nın ilgili maddesi de usulüne uygun yürürlüğe konulmuş uluslararası antlaşmaların kanun hükmünde olduğunu belirtmektedir. Bu nedenle, Üçlü Protokol uluslararası hukuka ve Anayasa’ya aykırı olduğu için hukuk dışıdır. Hasta ve tutuklu hakları gibi tıbbi ettiği de yok sayarak keyfi bir şekilde düzenlenen Üçlü Protokol, bugüne kadar yaşam hakkının kaldırılmasından, sağlık hakkının engellenmesine kadar bir dizi olumsuzluğa yol açan uygulamaların da gerekçesi olmuştur.
Yakın geçmişte kolluk kuvvetleri içerideyken hastasını muayene etmek istemeyen Muğla Devlet Hastanesi’nde görevli ve aynı zamanda Muğla Tabip Odası Başkanı olan Genel Cerrahi Uzmanı Opr. Dr. Naki Bulut’a, „nakil aracının yaktığı benzin hesap edilerek devleti zarara uğrattığı“ gerekçesiyle 19.20 TL para cezası ile cezalandırılmış ve hakkında soruşturma açılmıştır.Benzer şekilde kendisine getirilen mahkum hastayı, kolluk güçlerinin muayene odasını terk etmemesi nedeniyle muayene etmeyi reddettiği, mesleğini etik kurallar ve insan mahremiyetini gözeterek yapmak istediği için Midyat Devlet Hastanesi’nde iç hastalıkları uzmanı olarak görev yapan Dr. Sadık Çayan Mulamahmutoğlu’na dava açılmıştır. 27 Temmuz 2011’de tarihinde görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle yargılandı. Hukuka ve mesleki etik değerlere uygun davranan Sadık Çayan aslında görevini kötü yapmadığı için yargılanacak. Devlet, hasta hakkını koruyan, insan haklarına saygılı tutum gösteren bir hekimine görevini kötüye kullandığı iddiasıyla hesap soracak. Oysaki yargılanması gerekenler insan haklarına, evrensel hukuk ilkelerine, hekimlik meslek etiği kurallarına aykırı metinler altına imza atanlar ve hukuka aykırı bu protokolleri topluma ve hekimlere dayatmaya çalışanlar olmalıdır.
* TTB Merkez Konseyi Üyesi