Faşizmin kendini, örtüsüz, maskesiz, çıplak ortaya koyduğu süreçler ağır, travmatik sonuçlar ortaya çıkarır. Faşizmin ne olduğunu bilen, bihakkın buna karşı duruş geliştirip mücadele edenler için bu böyle değildir tabi ki. Bilakis anti faşist mücadeleler için en elverişli en uygun ortamlar faşizmin maskesinden sıyrılıp kendini çıplak gösterdiği dönemlerdir. Çünkü antifaşist mücadele enerjisini, faşizmin maskesini indirmeye, onun gerçek yüzünü göstermeye harcamak zorunda kalmaz. Faşizmin maskesiyle değil direkt kendisiyle mücadeleyi eksen kılma fırsatını yakalamış olur.

Örtülü, maskeli faşizmden açık faşizme geçiş süreci asıl olarak sol tandanslı liberaller, sosyal demokratlar, tatlı su solcuları, demokratları üzerinde ağır bir travmaya yol açar. Zira bu gruplar için örtülü faşizm süreci muazzam bir gri alan fırsatı sunar. Asıl meselenin faşizmin kendisin olduğundan ziyade kimi uygulamaları eleştiri konusu yapmak, bir bütün olarak devlet ve iktidarı eleştirmek ve sorunun kaynağı saymak yerine devlet bürokrasisini, kişileri sorumlu tutmak gri alanın bu guruplara sunduğu konforlu fırsatlardır. Böylece hiçbir zaman müesses nizamın hışmını bir bütün olarak üzerlerine çekmezler ama aynı zamanda muhalefet ettikleri algısını da son derece canlı tutmayı başarmış olurlar. Bu faşizmin gerçek karakterini bilmemelerinden, asıl sorumlunun müesses nizam olduğunu bilmemelerinden değil, müesses nizamla kurdukları çıkar ilişkilerinin ortaya çıkardığı bir gerekliliktir. Her iki taraf için bu sözleşme oldukça karlı bir sözleşmedir. Müesses nizam asıl hedef olmamaktan dolayı memnundur, muhalefet, muhalefet etmiş olma itibarını yaşadığı ve bundan elde ettiği rant için. İçinden geçtiğimiz süreçte siyasette bunun en tipik örneği şüphesiz CHP siyasetidir.

Bu siyaset alanında böyle olduğu gibi toplumun en güçlü ve en donanımlı muhalefet gücü olma potansiyeline sahip olan sanat ve akademi çevresi için de geçerlidir. Bürokrasinin yaşam biçimine müdahalesine itiraz ederler, eğitimin seküler karakterinin değişmesine itiraz ederler, sanat eserlerinin sansür edilmesine itiraz ederler, bu sansürü gerçekleştiren bürokrasiyi eleştirirler, hükümet etme gücünü elinde tutan siyasi partiyi eleştirirler ama faşizmin, müesses nizamın kendisine dair bir tutum ve eleştiri geliştirmezler.

Koşullar değişti, faşizm artık en çıplak haliyle kendini ortaya koymakta, sözde muhalefet odakları ile yaptığı zımni anlaşmayı dikkate almamakta ve herkesten mutlak bir biat beklemektedir. Siyaset alanı da sanat ve akademi alanı da hala açık faşizmi görmezden gelmekte, hala suni muhalefet gündemleriyle iktidar karşısında bir pazarlık gücü elde edeceğine, kendine bir alan açabileceğine inanmaktadır. İktidarın başındaki adam, eleştiren gazeteciyi, sanatçıyı ensesini patlatmakla tehdit etmekte, talimatla yargının önüne atmakta, cezaevine göndermekteyken örtük faşizmin sürecinin konforuna sahip olan sözde muhalefet, hala bu anlaşmanın bittiğini fark etmemekte, eski alışkanlıkları ile hareket etmekte ve müesses nizamdan kendisine muhalefet etme izin ve lütfünü vereceğini ummaktadır. Aslında buna fark etmemek demekten ziyade müesses nizamla kurdukları ilişkinin bitmesini kabullenemeyen bir travma demek daha doğru olacaktır.

Sözde muhalefetin, sözde aydın ve solculuğun, CHP’nin, müesses nizamla bu sevdasını, bu muhalefet ilişkisini basit bir tahlille kavramak mümkün de sol ve sosyalist çevrelerin, partilerin, sanatçı ve aydınların pozisyonlarını ve muhalefet etme biçimlerini anlamak mümkün değil. Oyuncuların oyunlarını oynayacakları sahne bulamadıkları, ölüm ve hapisle tehdit edildikleri, bütün sanat eserlerini paylaşma alanlarının iktidarın ve iktidar çevresindeki sermayenin tekeline alındığı bir dönemde, kendine solcu, sosyalist diyen sinemacıların, sinema yasasını eleştiren bir imza metniyle ortaya çıkması hakikaten evlere şenlik bir tutum. Hala mahallede şenlik var zannediyorlar. Hem de Yılmaz Erdoğan gibi bir isimle birlikte bu metni imzalamak. Hem de metinde devlete sinemanın, devleti, ülkeyi tanıtmak için ne kadar etkili bir araç olduğunu hatırlatarak, “bizi sansürlemeyin, bizi destekleyin, sizin elinizdeki sinemacılar bu ülkeyi tanıtacak kapasitede değiller, bu işi en iyi biz yaparız” diyerek. Ya HDP gibi mecliste hala eften püften konularda soru önergesi vererek, kendisine dayak atılan, hakaret edilen, tehdit edilen yeri hala kutsal meclis kürsüsü olarak adlandırarak. Devletten ve meclisten çare ummak yerine sanatın sahnesini, siyasetin meclisinin halkın mahallesine kurmayı akıl edememek, etmek istememek yahut.