Öncelikle şunu söyleyeyim "Sapık Kim?” bir film ya da roman adı değil. Son günlerde basına yansıyan Ensar Vakfı’nda yaşayan çocukların istismarından sonra toplum ikiye bölündü. Olayın savunulacak bir yanı olmadığı halde ideolojik saplantılar yüzünden çocukların yaşadığı travma görmezden gelindi ve savunmaya geçildi vakıfta yaşananlar. Akıllara zarar tartışmalar başladı. Sapık kim tartışmalarına biz de dahil olduk.

Bildiğiniz gibi cinsiyet kişinin biyolojik, fizyolojik ve genetik bir özelliğidir. "Toplumsal cinsiyet” ise toplumun kadın ve erkeği nasıl gördüğünü ona nasıl anlamlar yüklediğini ve bu yüklediği anlamlar çerçevesinde ondan nasıl davranış kalıpları beklediğini söyleyerek onlara çeşitli roller ve sorumluluklar yüklenmesidir. 

Onun için toplumsal cinsiyet kavramı kadın ve erkeği biyolojik farklılıklardan dolayı ayırmıyor onlara yüklediği roller ve sorumluluklarından dolayı onları ayırıyor. Yani bu kavramı oluşturuluyor. Peki, bu oluşturma süreci kimin lehine yapılmıştır. Kadının mı yoksa erkeğin mi? Elbette tarihsel sürece baktığımızda bu süreç hep kadının aleyhinedir. 

Bu durumu herkes kendi cephesinden temellendirebilir. Bence bu temellendirmeleri yapmak için öncelikle bakmamız gereken çok önemli bir yer var. Orası da insanın kendisi, elbette birbirinden farklı birçok insan teorisi de var. 

İnsan nedir? Sorusuna filozof Mengüşoğlu şöyle bir yanıt verir. "İnsan; bilen, yapıp-eden, değerlerin sesini duyan, tavır takınan, önceden gören, önceden belirleyen, isteyen, özgür olan, tarihsel olan, ideleştiren, kendini bir şeylere adayan, seven, çalışan, eğiten ve eğitilen, devlet kuran, inanan, teknik yaratan, sanat yapan, bilim yapan, konuşan ve biyo-psişik bir yapıya sahip olan bir varlıktır.” Mengüşoğlu tüm bunlara insanın neliği yani varlık şartları diyor. Bu varlık şartları da birbirleriyle ilişkilidir. 

Bu olanakları kendinde taşıyan tek varlık insan olduğuna göre insanın bir doğasının olduğunu varsayabiliriz. Bu olanaklar her çağdaki insanda bulunur. Bizden öncekiler gibi biz de bunları öğreniyoruz. Peki, varlık şartları aynı olan ve ortak bir doğaya sahip olan kadın ve erkek arasındaki toplumsal eşitsizliğin kaynağı nedir? İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, insan doğasını hareket noktası alarak, kişilerin insan olma onuru ve değeri bakımından eşit olduğunu ve toplumsal ilişkilerin de bu ilkeyi temel alarak kurulması gerektiğini söyler. Burada üç önemli nokta var: Bunlar; "Kişilerin insan olma onuru yani insani değerler; "Kişilerin taşıdığı bu değerler bakımından eşit olması(özgürlük, eşitlik, adalet, yaratıcılık, tolerans, biraradalık, otonom olmak)” ve "Toplumsal ilişkilerin kurulması ile ilgili hangi idelerin olması gerektiği. Yani "gerekenler”.

Kendimize sormamız gereken soru şudur. Acaba tarih boyunca kurulan toplumsal ilişkilerin arkasında bu değerler mi var? Ya da günümüzde çağdaş olarak nitelendirdiğimiz toplumlardaki toplumsal ilişkilerin arkasında bu değerler mi var? 

İnsan, "biraradalık” değerini taşıdığı için, bağlar yaratır ve sonra da yarattığı bu bağlardan sorumlu olur. Peki, bu gerekli mi? İnsanın elbette bu bağlara ihtiyacı vardır. Çünkü her ne kadar biz istemeden bu dünyaya fırlatıldıysak da bizler bu dünyada gözlerimizi açtıktan sonra kendimize karşı sorumluyuz ve ontolojik yapımızdan kaynaklı taşıdığımız değerlerden dolayı da bir arada yaşamak zorundayız. Sorun da burada işte. 

Seküler anlayış toplumsal ilişkilerin kurulmasının neye göre belirlenmesi, laik anlayış ise neye göre belirlenemeyeceğini söyler. Peki, tarih boyunca toplumsal ilişkilerin kurulmasında bu ilkelere ne kadar uyulmuş? Uyulmadığını söylemek sanırım yanlış olmaz. Çünkü bu durum göz ardı edildiği için toplumsal cinsiyet kavramı tarihsel süreç içerisinde buna bağlı olarak bilinçdışımızda kendine sağlam bir yer bulmuştur. 

Bütün bu temellendirme son dönemde yaşadığımız "Önüne yatma” ve "Sapık kim? Tartışması ve kullanılan dilin toplumsal cinsiyetçi olup olmaması ile ilgili. Buna karar vermek bana düşmez ama kendimce şimdiye kadar politik arenada muhafazakârlar ve AKP’nin kadınlara yönelik kullandığı Toplumsal Cinsiyetçi dil ile ilgili küçük bir tarama yaptım. Bunlar; "Bir tane kız mıdır, kadın mıdır bilemem"; "Kadına şiddet abartılıyor."; "Ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum."; "Benim bedenim, benim kararım diyenler feminist."; "Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum."; "Tecavüze uğrayan doğursun, gerekirse devlet bakar."; "Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masum."; "Tecavüze uğrayan da kürtaj yaptırmamalı.”; "Bosna’da kadınlar tecavüze uğradı ama doğurdular."; "Kadın ahlaklı olsun, kürtaj yapmak zorunda kalmasın." "Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün? Anası ölsün."; "Yalnız bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya."; "Kızlarına sahip çıksalarmış."; "Medya olayları abartıyor. Kadına yönelik şiddet algıda seçicilik."; "Evdeki işler yetmiyor mu?"; "Kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek."; "Kızlar okuyunca erkekler evlenecek kız bulamıyor."; "Kadın, evinin süsüdür."

Bunları uzatmak mümkün yukarıdakilere ister dil sürçmesi deyin ister gerçek niyet deyin fark etmez. Temel olan bir şey var ki o da toplumsal cinsiyetçi dilin muhafazakâr ve AKP çevresi için doğal karşılanması. Peki, "Sapık Kim?” eminim ki onlar kendilerini zaten biliyorlardır. Ama bu sorunun cevabı; çocuklara tecavüz için "Bir kereden bir şey olmaz” diyen zihniyete nasıl geldiğimizle ilgili olsa gerek…