AKP’nin son zamanlarda açıkça ifade ettiği kindarlık ve öç alma duygularıyla politika yapma hali, meseleleri barışla, uzlaşı ile eşit ve özgür koşullar oluşturarak çözmek istemediğine dair  mantıksal kararlılığının, duygusal açıklaması olmaktan öte bir şey değildi.
Meselelere yenmek, yenilmek, öç almak üzerinden yaklaşan AKP’nin, Kürt meselesini de bir satranç tahtasına oturttuğu ortadaydı. Bu yüzden de Kürt meselesinde çözüm ve barış taleplerini bilinçli olarak görmezden geldi. Tek amacı vardı, yenmek. Bu nedenle politikasında sadece Kürtleri susturmak, alt etmek, etkinliklerini kırmak vardı. Sonra kendi istediği renkte bir yaşam sunabilirdi Kürtlere. Yani Kürt yoktur kart kurt vardır da diyebilirdi, asimilasyon politikasını „evcilleştirmek“ olarak da sunabilirdi, misafir muamelesi de yapabilirdi… 
Ama olmadı. Kürtleri yenemedi. O küçümsediği „dağlı“lar AKP’yi ve birlikte hareket ettiği devlet gücünü yerle bir etti. Kürtler 2012 Newrozu ile devlete bir kez daha verdi cevabını, kendi irade ve isteklerinin yasakları aştığını gösterdi. Her halükarda üzerinde oynanan entrikaları boşa düşürdü. Sadece önderine bağlılığını göstermekle kalmadı, KCK ve PKK operasyonları ile lider kadroyu içeri tıkıp halkı başsız bırakacağını hesaplayanlara inat, her biri tek başına liderlik yapabileceğini de gösterdi. Cesareti ile kararlılığı ile kazandı Kürtler. Tutsak edilen önderleri için, özgürlükleri için açlığa yatan kardeşleri için açlığa yatarak, sokaklara dökülerek kazandı…
Ancak örgütten yapılan „TC devletini tanıma, askere gitme, anadilini konuş“ çağrıları ile bu kazanım başka bir anlam kazandı. Newroz bu kez kopuşun habercisi oldu.
Kırsal bölgelerde, çatışmalı alanlarda yaşayan Kürtler için baskı ve şiddet olarak bildikleri TC devletine yakın olmak zaten zulümken, siyasi iradenin barış demesi ile bu yola giren halk için bu zorlama da anlamını yitirdi böylece. En önemli isteğini „An azadî, an azadî!“ olarak açıklayan Kürtler, Türklerle bir arada yaşama fikrini sorgulamaya hatta tercihlerini kopuştan yana açıklamaya başladılar…
Kürtler kendisine dayatılan bu satranç oyununu canları pahasına kazandılar. Evet, savaş kazanıldı ama tarafların ortak iradesini gerektiren barış kaybedildi.
Onca zulme rağmen, zalime inat halkların kardeşliği ve barış için yollara düşenler zafere ulaşamadı. Yüreklerindeki kardeşlik duyguları kırıldı. Türkün Kürde düşmanlığına karşı mücadele eden yüreklerdeki sevgi ve tahammül, devletin ve AKP’nin ısrarlı çabalarıyla bitirildi.
Katıldığım kimi Newroz gösterilerinde hiç barış sloganı atılmaması, „yaşasın halkların kardeşliği“ sloganında çıkan cılız sesler bunun açık kanıtı. Bu güne kadar Türkler Kürtlere ait işyerlerinden alış veriş yapmaz, sosyal ilişkilerini bile sınırlarlardı. Şimdi Kürtler yapıyor aynını. Anlıyoruz ki sadece devlete değil duyulan kırgınlık, Kürtler devletin zulmünü suskunluğu ile destekleyen Türklere kırıldılar. On yıllardır barış içinde birlikte olmaya çabaladıkları Türklerden vazgeçtiler. Bu duygusal kopuşun tamiri mümkün olabilir mi bilmiyorum.
Öte yandan, devletin Kürt sorununu çözümsüzlüğe sürüklemesinin nedeni sadece barışa giden yolu yada Kürtlerin gücünü doğru okuyamaması olsaydı, yaptığı hamleler ile zayıflatmaya çalıştıkça güçlenen bir Kürt varlığı karşısında bunu kabul edebilme erdemini gösterebilir ve barışa giden yolu açabilir, açtığı yaraları tamir edebilir beklentisine girebilirdik.  Ya da Türk halkı devleti buna zorlar diyebilirdik. Ama ne AKP’nin ne devletin ne de Türklerin böyle bir niyeti yok bu gün…
Gelinen aşamada dün önemsediğim birçok mesele teferruata dönüşmüş durumda. Ve barışa mesafelenmiş olmak içimde değişik kaygılar ve burukluk yaratıyor elbet. Ancak onurlu bir yaşamın temel değerinin özgürlük olduğunu biliyorum. Bu yüzden; her halükarda, her şeyden önce ve sonuna kadar, An azadî an azadî!