Tarih, bazen şans verir size. Belli işlerde başarılı olmanız için olanak sunar. Bu şansı değerlendirirsiniz ya da değerlendiremezsiniz, o sizin bileceğiniz iştir. Ne ki gün gelir, tarih, bu olanağı alır elinizden. İşte o aşamadan sonra, artık kadir-i cihan olsanız fark etmez; tekrar, yeniden o işte başarılı olamazsınız. Beceriksiz ya da güçsüz olduğunuzdan değil, tarihsel nedenlerle başaramazsınız. Hatta o kadar ki, tarihin bu evrelerinde direnmek, o iş ve eylem için ısrar etmek; yenilginizin en mutlak gerekçesi haline gelir. Gücünüz sizi kör eder ve kudretinizin cefasını çeke çeke, mağlubiyeti tatmak, hazmetmek zorunda kalırsınız.
Bugün artık aklı başında herkes şunu biliyor ki; bütün cephelerde savaşan bütün generaller ve o generallerin bütün anlamlarda beslenip oraya gönderilmelerini sağlayan bütün kudret sahipleri, bütün muktedirler biliyor ki, Kürtleri öldürerek bitiremeyecekler, öyle ise asla mağlup edemeyecekler. Çünkü Kürtlerin yenilmeleri, ancak ve sadece bütünüyle öldürülmeleriyle mümkündür. Bu da imkansızdır. İşte tarihin büyük yasası, kusursuz kanunu budur.
*  *  *
Savaşlar, belli siyasal başarılar için yapılır. Oysa bugün Kürtlere karşı dört cephede yürütülen savaş, daha başından itibaren siyasal getirisi negatife tekabül eden bir savaştır. Zira tarihin bu evresinde Kürtler, artık işgal edilecek bir coğrafya değildir. Kürtler, kendilerini, asla ölmeyecek bir özgürlük fikrine dönüştürmeyi başardılar. Böylece tarihin kusursuz yasası, artık Kürtleri istila etmeyi imkansızlaştırmıştır.
Bütün bunlara rağmen, Kürtlerin imhasını, değilse zayıf düşürülerek itaate zorlanmasını hedefleyen, İran cephesinden Türkiye cephesine, Irak’ın, Suriye’nin, ABD’nin, suskunluklarıyla Avrupa’nın ve dünyanın diğer önemli güçlerinin suçunu taşıdığı bir savaş açılmış durumda. İnsanın kanını donduran, kılı kırk yaran siyaset stratejileri, akla hayale gelmedik işbirlikleri, siyasetin ve ahlakın bütün yasalarını kör topal bırakan bir saldırı bu... İran, sırtını dayadığı Büyük Pers Uygarlığının yüzüne kara peçe çeken bir saldırı içerisinde... Türkiye, yedi yüzyıldır komplo ve entrika üzerine kurduğu iktidarını ve Kürtleri hep bir hizada tutma politikalarını yine deniyor.
Oysa Kürtlerle savaş, tarihin hiç bir döneminde olmadığı kadar başarısızlığı kesin bir savaştır. Fakat şu da var ki, bu savaş, paradoksal olarak Kürtler için de galibiyeti bilindik bir zafer biçiminde tezahür etmeyecek bir savaş haline geldi. Yani ne Kürtlere karşı savaşan ülkeler ve uluslararası komplo güçleri bilindik bir zafer elde edebilecek, ne de Kürtlerin bu direnişi bilindik türden bir zaferle sonuçlanacak. Bu savaş, egemen devletler için “kendi içinleşmiş” bir savaş, kendi içinde amaçlar üretmiş ve artık bu amaçlar için yürütülen bir savaştır. Kürtler için de artık toprak parçalarının “özgür vatan haline getirilmesi” ile sonuçlanmayacak bir savaştır. Kürtler, bu savaş içinde, bizzat direniş ile, yarattıkları özgürlük fikri ve yaşam değerleriyle savaşı belli bir amacın parçası olmaktan çıkarttılar. Saldırılar altında, öğrenip geliştirdikleri “direniş sanatı” ile bizzat amaçlarını planlayıp yaşamın içinde var ettiler. Direnen Kürtler için bu savaş, bir özgürlük akademisidir. 
Öyle ise bu savaş, özel olarak da İran’ın ve Türkiye’nin başını çektiği topyekûn bir saldırıya dönüşen bugünkü savaşın sonu ne olacak? Bu savaş, varsayalım ki Kandil’de belli yerlerin İran tarafından işgali ile sonuçlansın. Ancak savaş sanatı ve felsefesi hakkında fikri olan, Kürtlerin yarattığı direniş savaşının inceliklerini sezebilen herkes bilir ki, bu saldırıların hiç biri, hiç bir saldırgana zafer getirmez. Hele de zafer diye adlandırılabilecek bir galibiyete ulaşmalarına asla izin vermez. Her galibiyeti kursağına dizer, her kazanımı zehir eder ona...
Bir de savaşın sonrası var... Savaşın kısa dönemli kesin ve mutlak sonuçları olmayacak belki, ama orta ve uzun vadede Kürtlerin bu direnişinin karşısında yer alan bütün egemen güçlerin gerici iktidar kurumları ve bu kurumlar ile iktidarını dürdürenler, bir bir tarihin kusursuz yasalarına boyun eğmek zorunda kalacak.