Beni kendi halime bırakan arkadaşlarım, çocuklaşan halime gülerek ‘’Çabuk ol, geç kalma bize yetiş‘’ diyerek patikadan ilerleyerek gözden kayboldular. Çocuklara yaklaştığımda, arkadaşlarımla bir oyuna katılmanın heyecanı vardı içimde. Onlara yanaşınca hepsi aynı refleksi göstererek, yüzlerini döndüler. Fakat heyecanımın karşılığını bulamadım çocukların yüzlerinde. Bakışlarında sanki onları engellemeye gitmişim gibi bir mesaj aldım. Hem hayal kırıklığımdan sıyrılmak hem de bu izlenimi değiştirmek için, alelacele “Ben de sizinle birlikte alıç yiyebilir miyim” dedim. Hepsi ‘’Gel’’ diyerek gülmeye başladı. O kahkalarını bu kez yakından duydum. Gülüşlerin yüzlerini okşayan izlerini gördüm. İçimi ısıtan o duygularla ben de işe koyulup hemen ağaca tırmandım. Her harekette, alıçların rengi, ağzımda hissettiğim mayhoş tat, güneş hemen herşey çocukluğuma götürüyordu beni. Herşey bir kez daha gözlerimin önünden geçiyor, bir kez daha yaşıyordum özlediğim o anları…
Bizim oralarda da alıç ağaçları çoktu, iri taneli meyveleri vardı. Sonbahar geldiğinde sabah kalkınca yaptığımız ilk işlerden biri evden fırlayıp ağaçlara tırmanmaktı. Alıçlar olgunlaşınca da artık ağaçların uzun süreli konuklarından olur, hatta kahvaltı yapmadan ağaçlara tırmanıp alıç toplardık. Tabi ekolojilojiden habersizdik! Ağaca verdiğimiz zarardan habersiz, o çocuk aklımızla bazen alıçla donanmış bir dal kesip, elimizdeki daldan alıç alıp yerdik. Bunu gören büyüklerimiz bize kızsa da bu yanlışı defalarca tekrarlamaktan alıkoyamıyorduk kendimizi.
Bu tavrımız karşısında çaresiz kalan köyün yaşlılarından bir dede, sonunda kızmakla bizi ikna edemeyeceğini anlamış olacak ki bir gün hepimizi oturtup alıç dalını neden koparmamamız gerektiğini anlattı. Bizi şöyle ikna etti; ‘’Doğada var olan hiçbir şeye zarar vermemek gerekir. Bize küserler ve bir daha meyve vermezler.’’
‘’Küsme’’ sözünü duyunca, bunun alıç yememek olduğunu düşünmeye başlayarak kaygılandık.
Ve dede anlatmaya devam etti, “Siz her yıl bu ağacın dalını koparırsanız, kaldı ki her yıla da gerek yok yirmi dalı koparsanız geriye ne kalır? Peki iki yıl sonra bu ağaçta alıç yiyebilir misiniz, yiyemezsiniz. Nasıl ki hırsızlık günah ve kötüyse bu da bir o kadar günah ve kötüdür. Ağaçları sevin ki onlar da sizi sevip her yıl meyve versinler. Bütün ağaçlar öyledir. Eğer dallarına zarar verirseniz kurur, size küser ve siz de meyvesiz kalırsınız. O zaman ağaçtan meyve koparıp yeme zevkine de varamazsınız. Biz de çocukken sizin gibi yaramazdık ama büyüdüğümüzde emeği ve değeri öğrendik. Şimdi bir daha hiçbir ağaca zarar vermeyeceğinize söz verin.” Hepimiz bir ağızdan söz verdik ve gerçekten de bir daha ağaçların dallarını kesmedik.
Bu sözler nasıl oldu da şimdi aklıma geldi diye şaşırdım. Birden çocuklara dönüp sordum, siz hiç alıç dalını koparıyor musunuz? Mehsûme “Hayır” diye cevap verdi. “Zaten ninem bize bunu yapmayın demişti” dedi.
Ben onlara “Sêzik dalını koparıyor musunuz” diye sormuşum.
Mehsûme de bana, “Bunun ismi goyij” dedi.
“Bizde de sêzik diyolar. Ama Türkçe’de alıç diyorlar” dedim.
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Geciktiğimi fark ederek, “Neyse çocuklar benim artık gitmem lazım” dedim ve onların el sallamaları, güzel gülüşleri arasında oradan ayrıldım.
Arkadaşlarıma doğru ilerlerken, doğadan mahrum kalan çocukları, çocuklukları düşündüm. Şehrin beton yığınlarında büyümeye mahkûm edilmiş çocuklar, doğanın güzelliklerinden habersiz çocuklar… Benim ülkemin nergis kokan çocukları dörde bölünmüş, tel örgüler, mayınlarla kuşatılmış Kürdistan sınırlarında yıllardır toplara, silahlara ve bombardımanlara inat çocukluklarını yaşıyorlar. Ve korkunun üzerine giderek bu güzelim doğayla bütünleşiyor, nimetlerinden yararlanmasını biliyorlar.
Yüzlerinden gülücükler eksilmiyor, çocukların. O gülüşleri düşmanlarına inat adeta kahkahaya seline dönüşüyor. Bu savaşta kahpece vurulsalar da kimse onların bu dağlarda, zozanlarda dolaşmalarını engelleyemez. Ülkemin nergis kokan çocuklarının yüzlerinden gülücükler eksilmesin...
ŞEVİN MURAT BİNGÖL: Çocuk gülüşleri ve alıç ağacı