Öldürme duygusunu ölüm korkusu mu besliyor? 

Geçen hafta söz ettiğim Byung-Chul Han’ın tespitine göre, evet. Birikim ve büyüme histerisi ile ölüm korkusu birbirini tetikleyen unsurlar. Çokça bildiğimiz bir söz: Hayatı yaşamak istiyorsan ölüme hazırlan (Si vis vitam, para mortem). Ya da barış istiyorsan savaşa hazırlan (Si vis pacem para bellum)...

Yazar, şiddetin dününü anlatırken “arkaik” ifadesini kullanıyor özellikle. Modern zamanların şiddeti ve yöntemleri ile arasındaki derin farkı ortaya koymak için. Siyaset yürütme programını kitlelerin psikolojisi üzerine değil, kitleler üzerine bindirilmiş psikoloji ile götüren iktidarın hem içerde ve dışarda kendisini ve gücünü ölümle sınayan düşmanları olmak, bu ölüm olayına ikna edilmiş uyuşmuş beyinli kitleler bulunmak zorunda. Öyle ki ne kadar çok şiddet uygularsa kişinin iktidarı o kadar güçlenecek. Ölümün üstesinden gelmek için sürekli öldürülecek insanlar bulunacak. Öldürülecek ve “ben öldürmeseydim beni, bizi öldürecekti” denecek. Sosyologların irdelemekten vazgeçtiği bindirilmiş kitlelerin “liderin” ölümünü ne kadar önemseyip önemsemedikleri de burada açık bir parantez olarak dursun. Liderin ölümünden sonra şiddetin kendine dönmesi korkusu, bu korkuyu besleyen yanlış işler içinde olma haliyle de çok bağlantılı. 

İnsan şiddetten bizzat kendisi şiddet uygulayarak korunur. Şiddet uygulamak güç duygusunu artırır; daha çok şiddet, daha çok güç demektir artık! Ölüme hükmedeceği sanrısıyla öldürmeyi güzelleyen ve besleyen bir zihniyetin varlığı, Chul Han’a göre tamamen eski tip iktidar biçimlerinde var olan bir yöntem. Antik dönemlerin tanrıları ve kurbanları arasında kurulan bağ tam da bu örnekler üzerinden veriliyor.

Ama Türkiye’yi konuşuyoruz. Antik dönemlerinde ne şekerler yedi bilinmez, bilinse de kendi dönemi içinde savaşların, barışların, kıyımların, yıkımların ve ısrarla dendiği gibi “medeniyetin beşiği” olarak sallana geldi. Bu sallanma hali 21. yy. Türkiye’sini de rahat bırakmıyor. Yüzyıla girişte Müslüman olmayanlarla kıyıma başlayan iktidar, çeşitli elbiseler değiştirerek yürüttüğü iktidarına hep aynı bıçağı tutturuyor ve hep aynı yerden öldürüyor. Yöntem biliniyor, suç aleti biliniyor ama beşik sallanmaya devam ediyor.

Ana karargahta devam eden ve artık ne içerdiğinden ziyade saatlerinin uzunluğu ile haberlere konu olan toplantılar, Nazi döneminden kalma “çalışma odası”nı hatırlatıyor. İnsan ya da toplumların kaderi için yakıcı ve yıkıcı kararların verildiği uzun toplantıların “çalışma odası”nda şekillenmesi/şekillendirilmesi, şiddetin tüm tonları için duyulan iştahın sınırsızlığını ortaya koyuyor. Şiddeti ve tonlarını toplumun her katmanına ince bir “zevkle” döşeyen bu “çalışma odası” takımının, kendilerine dönmesi ihtimalini ortadan kaldırarak işkenceyi çeşitlendirdiği ve dozunu arttırdığı ortada.

Ben “çalışma odası”nın altını özellikle çiziyorum, çünkü sizler de iyi bilirsiniz ki Nazi dönemindeki toplama kamplarında yer alan “çalışma odası” tabelasının aslı; uzun bir masanın üzerine bir örtü gibi serilmiş ve ortasında gamalı haç bulunan bir bayrak, birkaç çıplak sandalye. Orada herkes kendi işine bakıyordur. Ve onların işi cinayet!

İşkence 18.yüzyılın sonunda Batı’daki ülkelerin çoğunda bir kurum ve yöntem olarak kaldırıldı. Çalışma odasının uzun saatli mesaisi bize yeni işlenecek cinayetlerin ve işkencenin birazdan sözcü tarafından açıklanacağı resmiyetini kazandırıyor ama.

Bizim gördüğümüz şiddet bir fotoğraftan ibaret olsaydı eğer, Byung-Chul Han’ın ifadesiyle güçlü birine değil, suçlu birine bakıyor olurduk. Şiddetin türleri ve dozu hakkında detaya gerek yok, arkaik dönemin hemen ardından kanın devre arkadaşı para geliyor ekrana. Kan ve para arasındaki özel benzerliğin de altını çiziyor yazarımız ve  ekliyor: “Ne kadar çok paraya sahip olunursa o kadar güçlü, yaralanmaz ve ölmez hissedilir.”

Haftanın konusu da kan ve para olsun...