- Bugün Avrupa’nın yükselttiği tel örgüler, aslında kendi vicdanının etrafına ördüğü duvarlardır. Kapıya gelen insanlar, yalnızca mülteci değildir; bastırılmış tarihin canlı tanıklarıdır.
MEM ARYAN
Tarih, hiçbir suçun üzerini sonsuza kadar örtemez. Sömürgeciler, bunu hep unuttu. Güç, kendisini ebedi sandı; zenginlik, vicdanın yerine geçebileceğini düşündü. Oysa tarih, unutulanların değil, geri dönenlerin hikayesidir. Her kurşun, bir gün yankıya; her yağma, bir gün göçe; her sömürü, bir gün insan seline dönüşür.
Bugün Avrupa’nın kapılarında bekleyen insanlar, tesadüfen orada değiller. Onlar bir felaketin başlangıcı değil, yüzyıllardır işlenen bir suçun sonucudur. Afrika’yı maden ocağına, Ortadoğu’yu petrol kuyusuna çevirenler, şimdi şaşırmış gibi yapıyor. Topraklarını böldüler, diktatörler ürettiler, darbeleri finanse ettiler, savaşları silahlarla beslediler. Halkların alın terini, şirket bilançolarına; çocukların geleceğini, borsa rakamlarına çevirdiler. Sonra dönüp o yıkıntıların içinden kurtulmaya çalışan insanlara “İstilacı” dediler.
Hayır. İstilacı olan, botlarla Akdeniz’i geçen çocuk değildir. İstilacı olan, tanklarla, şirketlerle, bankalarla ve çok uluslu çıkarlarla kıtaların üzerine çöken düzendir.
Siz onların ekmeğini aldınız.
Suyunu aldınız.
Madenini aldınız.
Petrolünü aldınız.
Geleceğini aldınız.
Şimdi geriye sadece yürümekten başka çaresi olmayan insanlar kaldı.
Peki gerçekten ne bekliyordunuz? Bir halkı aç bırakıp yerinde kalmasını mı? Bir annenin çocuğunu bombaların altında büyütmesini mi? Bir babanın ölümü bekleyip bunu kader diye kabullenmesini mi?
İnsan, yaşamak için doğar. Yaşamak isteyen insan da önüne çıkan ilk kapıya yürür.
Bugün Avrupa’nın yükselttiği tel örgüler, aslında kendi vicdanının etrafına ördüğü duvarlardır. Kapıya gelen insanlar, yalnızca mülteci değildir; bastırılmış tarihin canlı tanıklarıdır. Her biri, sömürgeciliğin, emperyalizmin ve küresel ikiyüzlülüğün ete kemiğe bürünmüş hâlidir.
Siz o coğrafyalara önce misyonerlerle girdiniz.
Sonra tüccarlarla.
Ardından askerlerle.
En sonunda da şirketlerle.
Şimdi ise o toprakların insanları size geliyor. Tarih, sadece adres değiştirdi. Bugün “Sınırlarımızı koruyoruz” diyenler, dün başka halkların sınırlarını haritalar üzerinde cetvelle çizenlerdi. Bugün “Kültürümüz tehdit altında” diyenler, dün onlarca kültürü yok edenlerdi. Bugün “Yük olmak için geliyorlar” diyenler, yüzyıllardır o halkların omuzlarına yük olanlardır.
Bu yüzden mesele göç değildir. Mesele, sömürünün artık gizlenememesidir. Sömürünün faturası eninde sonunda kapıya dayanır. O kapıyı çalan, tek tek insanlar değildir.
Kapıyı çalan; çalınan altınlardır.
Kapıyı çalan; yağmalanan petrol kuyularıdır.
Kapıyı çalan; aç bırakılan çocuklardır.
Kapıyı çalan; parçalanmış ülkelerin sessiz çığlığıdır.
Hiçbir duvar, hiçbir sınır polisi, hiçbir nefret söylemi, bunu durduramaz. Tarih yürür. Adalet geç kalabilir ama sonuçları asla.
Unutulmamalıdır ki; bir halkın evini yıkarsanız, bir gün o halk sizin kapınıza dayanır. O gün geldiğinde “Neden buradalar?” diye sormak, katilin kendi gölgesinden korkmasına benzer. Bazen kapıyı çalan insanlar değil, yaptıklarınızın bedelidir.