
Siyaset, şimdiye kadar iktidarı ele geçirme ve toplumu yönetme sanatı olarak tanımlandı. Tam da egemenlerin çıkarını gözeten, egemenlerin toplumlar üzerindeki egemenliğini meşrulaştıran bir tanımlama! Parti ise devlet ve iktidarın bir prototipi olarak kurgulanmıştır. Parti, üstten alta merkeziyetçi temelde örgütlenen, toplum üzerinde egemen olan bir aygıttır. Şimdiye kadar görülen iktidar ve parti anlayışı bu çerçevededir.
Toplumsallaşma ile insanlaşma başlamıştır. İnsan kavramı, toplumsallık tarafından ortaya çıkarılmıştır. İnsan hep toplum olarak yaşamıştır. Bu toplumsallaşma zaman içinde farklılaşarak inancı, dili, kültürü farklı olan topluluklar ortaya çıkarmıştır. Yaşamın giderek yeni boyutlar kazanması da zanaatçı, sanatçı ve başka toplumsal kesimler yaratmıştır. Bunlar birbirini tamamlayarak toplumsal yaşamını bugüne kadar sürdürmüştür. Toplumsal yaşam kendi içinde bir değişim geçirmiş ve her birinin toplumsal işlevi olan bu toplulukların varlığıyla toplumsal yaşam zengin ve çeşitli bir karakter kazanmıştır. İnsanlık binlerce yıl bu toplumsal karakteriyle yaşamıştır. Kapitalizme kadar da insanlık ağırlıklı olarak bu karakterdeki toplumsal yaşamını sürdürmüştür.
Kapitalizmin yaşam diyalektiği
Kapitalizm, insanlık açısından giderek felaket olacak toplumsallığı dağıtıp bireyciliği öne çıkarmaya başlamıştır. Kapitalizmin ancak toplumsallığı dağıttığı takdirde yaşayacağı her geçen gün daha iyi anlaşılmıştır. Kapitalizm, toplumsallık düşmanı olarak her gün toplumsallığa saldıran bir sistem haline gelmiştir. Bu yönüyle insanlığa saldıran bir sistem olduğu her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır. Kapitalizm, pazara kar için sürülen meta ile varlığını sürdürür. Ne kadar satarsa o kadar büyür. Bunun için de bir tüketim canavarı olacak bireyciliği şaha kaldırmıştır. Ne kadar bireycilik o kadar tüketim, ne kadar tüketim o kadar kar, ne kadar bireycilik o kadar toplumsallığın dağıtılması, ne kadar toplumsallığın dağıtılması o kadar değersizlik, çürümüşlük ve ahlaksızlık! İşte kapitalizmin yaşam diyalektiği ve denklemi budur.
Kapitalizmin siyaset ve parti anlayışı da bu toplumsallığı dağıtması ve bireyciliği yaratmasıyla bağlantılıdır. Bireyciliği hakim kılması, aslında sürü toplumunu hakim kılmasıdır. Birey, kapitalizmde söylendiği gibi güçlenmemiş, aksine en güçsüz varlık haline gelmiştir. Kapitalizm karşısında savunmasızdır. Bu nedenle onun kölesi ve bir dişlisi olmaya mahkumdur. Ömür boyu kürek mahkumu cezasına çarptırılmış olmak gibi kapitalizmin sömürülen bir nesnesi haline getirilmiştir.
Siyaset, bu güçsüz bireyi ve sürüyü yönetme sanatı haline gelmiştir. Siyaset, toplum işlerinin yapıldığı kutsal bir iş değil, toplumsallığı dağıtılarak sömürüye uygun hale getirilmiş sürüyü; bu sömürücü çarkının sürdürülmesi için örgütlenme ve bu düzendeki yerini belletme işine dönüşmüştür. Kapitalist modernist sistem, iktidarcı sömürücü bir sistem kurmuştur. Bununla siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlar nasıl çalışacak, hepsini belirlemiştir. Zaten hukuk denen toplumun nasıl sistemin parçası olacağını tespit eden kurum en fazla da kapitalist modernite çağında geliştirilmiştir. Hukuk, kapitalizmin koruyucusu haline getirilmiştir. Hamurabi kurallarıyla başlayan devletçi hukuk sistemi, kapitalizm çağında yaşamın her alanına hükmeden kurallar haline getirilmiştir. Bu sistemin önceki dönemden tek farkı, sözde yönetimin keyfiyetini ortadan kaldırmış, kölenin de köle sahibinden belirli kurallar içinde rollerini nasıl yerine getireceklerini tespit etmiştir.
Partiler ve güç odakları
Siyaset, toplum işlerini değil, devlet işlerini, egemen sınıflar düzenini kuran ve koruyan bir iş olarak ele alınmıştır. Partiler de bu siyasetin izdüşümü olarak kurumlaşmıştır. Partilerin yönetim ve üyeleri vardır. Üyeleri de bireylerdir. Egemen sınıflar toplumsallığı dağıtıp toplumu güçsüzleştirip karıncalaşan bireyler haline getirmiştir. Kendileri ise ellerindeki güce dayanarak partilerin yönetimi olmuşlardır. Bu yönetim gücünü korumak için devlet gibi merkeziyetçi temelde örgütlendirilmişlerdir.
Şu bir kanundur; merkeziyetçiliğin olduğu yerde egemenler, merkeziyetçiliğin olmadığı yerlerde ise taban ve toplum güçlü olur. Merkeziyetçilik, tam da egemenlere göre bir yönetim modelidir. Egemenlere göre bir parti örgütlemesidir. Doğal olarak da iktidar modelidir. Egemenlerin elinde merkeziyetçi iktidar modeli de devlettir. Bugün bu devlet modeline karşı toplumsal tabandan güç olmayı hedefleyen demokratik konfederal sistem alternatif yönetim modeli olarak gündemleştirilmiştir. Kürt Halk Önderi devlete karşı yönetim modeli olarak demokratik konfederalizmi önermektedir.
Devletler ve partiler merkeziyetçi olduğundan her zaman belirli güç odaklarının eline geçer. Para, askeri güç ya da belli bir örgütlenmeye kavuşan gruplar her zaman merkezi ele geçirip kendilerini güç yapabilirler. Nasıl ki askeri gücü olanlar darbe yaparak merkezi ele geçirdikten sonra her şeyi ele geçiriyorlarsa, parayı elinde bulunduranlar ya da başka bir güç merkezi de merkeziyetçi modelde merkezi ele geçirip kendini hakim kılabilir. Nitekim tarihten bugüne devlet başta olmak üzere merkeziyetçi modellere sahip tüm kurumlar egemen güçler tarafından ele geçirilmiştir. Bu bazen para, bazen askeri güç, bazen hanedanlık biçiminde örgütlenmiş bir aile ya da aşiret olmuştur.
Merkeziyetçi olmayan modeller
Merkeziyetçi olmayan modeller para ile, hanedanlıkla ya da askeri güçle ele geçirilemez. Bir merkezi ele geçirmek gibi toplumu ele geçirmek mümkün değildir. Tabana dayalı örgütlenme modellerinde ancak tabanın çıkarlarını temsil eden zihniyetler kendini var edebilir. Bu açıdan merkeziyetçi olmayan modellerde kurumlar ya da toplumlar üzerinde başkaları değil, bizzat halkın, toplumun kendi kendini yönettiği bir yönetim gerçeği ortaya çıkar. Bu açıdan merkeziyetçi modelle merkeziyetçi olmayan modeller arasında niteliksel bir fark vardır. Biri, bazı zümreleri ve güç odaklarını etkin kılar, diğeri ise bizzat toplumu.
Bu çerçeveden bakıldığında kapitalizmin toplumu dağıtıp bireyi esas aldığı siyaset ve parti modellerini bırakmak gerekir. Yönetimde de, partide de bireyi değil, tabanı ve toplumu esas alan bir model geliştirilmek durumundadır. Özellikle demokratik toplumcu bir sistemin örgütlenmesini sağlayacak demokratik konfederal bir kurumlaşmadan söz ediyorsak partiler de buna uygun örgütlenmelidir.
Eskiden kitle partilerinden söz edilirdi. Kitle derken geniş halk yığınları kast edilirdi. Ancak bu kitle partileri denen partilerde de halk etkisiz ve güçsüz olurdu. Çünkü halk topluluklar olarak değil, birey olarak partilerle ilişkilenir ve birey olarak faaliyetlerine katılırdı. Bu da halkın etkili ve güçlü olduğu partiler ortaya çıkarmıyordu.
Kitle partisi kavramı değişmeli
Günümüzde partiler de artık örgütlü topluluklara dayanıyorsa toplumun etkin olduğu partiler ortaya çıkmaktadır. Bu açıdan kitle partisi yerine demokratik toplum partisi demek daha da doğrudur. Topluluklar köyde, sokakta, mahallede, semtte örgütlenecek ve partiyle ilişkilerini de bu örgütlü güçleriyle kuracaklardır. Parti çalışmalarına örgütlü güçleriyle katılacaklardır. Örgütlü topluma dayalı bir toplum demokratik karakterde olur. Parti de demokratik toplum partisi olur. Bu açıdan partilere artık kitle partisi demek doğru değildir. Bu kavram egemenlerin partilerdeki hakimiyetini örten kavramlardır. Bu açıdan örgütlü toplum ya da demokratik toplum partileri demek daha doğrudur. Kitle partisi kavramı bir şekilsizliği ve kimliksizliği ifade etmektedir.
Partiler, örgütlü topluma dayanmayı esas aldıklarında gerçekten de sosyalist ve demokratik toplumcu partiler olurlar. Bu açıdan partiler toplumun örgütlenmesini teşvik ederler. Toplumun ihtiyaçlarına göre kendisini örgütlemesini, kendi demokratik partilerinin güçlenmesi olarak ele alırlar. Toplum ne kadar örgütlü olursa, örgütlü gücüyle partinin tabanı haline gelebilirse partiler o kadar güçlenirler. Kuşkusuz bu nitelikteki partiler örgütlü topluma dayanmayı esas alırlar, toplumun örgütlü hale gelmesini teşvik ederler. Ancak kendileri de örgütlemelere öncülük ederler. Toplumun ihtiyaçlarına göre örgütlenmesini sağlamada rollerini oynarlar. Bu da gereklidir. Bunu yaparken eski dönem partileri gibi her örgütlenmeyi ben yapacağım anlayışı yanlıştır.
Önemli olan, toplumun örgütlenmesi ve kendi kendini yönetmesidir. Parti ise bu örgütlü güçlerin çıkarını temsil eden politikalar üretir. Politika üreterek örgütlü toplumun sesi olur. Yoksa eskisi gibi toplumun hücrelerine kadar sızan örgütlenmeyi ben yaparım derse doğru olmaz. Toplum tüm hücrelerine kadar örgütlü olmalıdır, bu önemlidir; ancak bunun toplumun tabandan gelişen doğal önderleri ve kurumları tarafından yapılması daha önemlidir.
Toplumun gücü HDK’dedir
Halkların Demokratik Partisi (HDP) önce Halkların Demokratik Kongresi (HDK) ile örgütlendi. İşte bu HDK içindeki örgütlü güçler HDP’nin tabanıdır. HDP de bu tabanı dikkate alan, onun sesi olan siyasetler üretir. Toplumun gücü HDK’dedir. Parti de bu gücün siyasetini yapmakla görevlidir. Kuşkusuz HDK’ler sadece bir bölgede değil, tüm Türkiye’de örgütlüdürler. Karadeniz’in de, Ege’nin de, Akdeniz’in de, Trakya’nın da HDK’si vardır. Kürdistan’daki HDK ise DTK’dır. HDP-HDK ilişkisinde esas güç odakları HDK olursa o zaman gerçek anlamda demokratik toplum partisi haline gelinir. HDP de buna dayanarak çok etkili bir siyasi güç olur. HDP politika üretir, projeler üretir. Yine uzman kurumlarıyla ekonomik, sosyal ve kültürel projeler üretir. Bu konuda HDK’lerle sağlıklı bir ilişki içinde olur. Kim hakim, kim alt, kim üst ilişkisi değil, rol paylaşımı vardır. Herkes kendi rolünü iyi yaparsa, her kurum bulunduğu konu itibariyle söz sahibi olur, işlevsel olur.
Herhalde HDP’nin bir de yüz kişiden oluşan birikimli insanlardan oluşmuş bir meclisi olacak. Bunlar bir yönüyle HDP’nin ve HDK’nin beyni olacaklar. Çoğunlukla siyasetin yönetim kademelerinde yer almayacaklar, ama siyaset üretiminde HDK’lerin çıkarını gözetmede önemli bir rol üstlenecekler.
Demokratik toplum partileri eskisi gibi köy ve ocaklara dayanmayacak. Sokak, köy, ocak, bucak, ilçe vb. ne kadar yerleşim alanı varsa toplum birçok özgünlüğü esas alarak, yaygın örgütlenerek HDK’leri oluşturarak HDP’nin tabanı olunacaktır. HDP’nin il ve ilçe yönetimleri bu örgütlerle sürekli ve canlı ilişki içinde olacaktır. Herkes kendi rolünü oynayacak, toplumun örgütlenmesini geliştireceklerdir. İl ve ilçeler taban örgütlenmelerinin sesi olurlarsa hem güçlü tabana kavuşurlar, hem de ürettiği siyasetle tabanın siyasi gücü haline gelirler.
Bu demokratik toplum partisi yeni bir modeldir. Bazı sorunları olabilir, ama zamanla taşlar yerli yerine oturur. Kürt Halk Önderi 2005’te demokratik toplum hareketini geliştirmişti. Bu hareket yaygın örgütlenmesiyle DTP’nin (Demokratik Toplum Partisi’nde) dayandığı zemin olmuştu. Parti bu tabanı örgütlememiş, bu hareket partinin örgütlenmesini sağlamıştı.
Eğer HDK’ler güçlü olursa HDP de güçlü olur. Bu açıdan HDP HDK’lerin güçlü olması için çalışmalıdır. HDP, HDK’ler güçlenirse kendinin demokratik toplum partisi olacağını ve güçleneceğini bilmelidir. Eğer HDK güçlenmezse eski parti anlayışına dönülür, bu da bu büyük projenin topal ve eksik kalmasına yol açar.
MUSTAFA KARASU