AKP kuşatmasının birinci ayağı, özgürlük isteyen Kürtleri dünyadan ve bölgeden tecrit etmekti. “Sıfır sorun” sloganıyla başta Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu olmak üzere tüm AKP çok yoğun bir çaba harcadı. Herkese “PKK terör örgütüdür” dedirtebilmek için tüm dünya dolaşıldı ve Türkiye’nin bütün imkanları peşkeş çekildi. O kadar ki, Kürt Özgürlük mücadelesine biraz sıcak bakan Güney Afrika’ya bile gidildi ve Güney Kürdistan Yönetimini kendi yanına çekebilmek için her şey yapıldı. Tabi bu arada gerçekleşen İran’la ortak askeri operasyonları, Avrupa’da Kürtlere yönelik tutuklamaları, ABD’nin “mal varlığı dondurma”larını, Roj TV’yi kapattırma davalarını saymıyoruz bile.
Kuşatmanın ikinci ayağı CHP’deki genel başkanlık operasyonuydu. Yani Deniz Baykal’ın düşürülüp yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkan yapılmasıydı. Bunun iki amacı vardı: Birincisi Türkiye’deki sol ve demokartik güçlerin Kürt Özgürlük Hareketi ile ittifakını önlemek, ikincisi ise Alevi toplumun, özellikle de Kürt Alevilerin Kürt demokratik siyasetine destek vermesini engellemek. Böylece Kürtler temel bir müttefikten ve önemli bir kitle tabanından yoksun kalacaktı, Kürt demokratik siyaseti Türkiye demokrasi hareketinden koparılmış olacaktı.
Kuşatmanın üçüncü ayağı Kemal Burkay’ın Avrupa’dan alınıp Türkiye’ye getirilmesi idi. Elbette 31 yıllık sürgün ardından, henüz Kürt sorununun çözümü adına somut ve kalıcı hiçbir şey yokken, tersine AKP hükümeti “PKK’yi imha ve tasfiye saldırısını” başlatırken Kemal Burkay Türkiye’ye boşuna getirilmedi. İşin ilginç tarafı, şatafatlı karşılamalarla gerçekleşen bu gelişin olduğu hafta Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile avukat görüşmesinin yasaklanma süreci, yani İmralı’daki ağır tecrit ve imha süreci başlatıldı. Böylece Kürtlere “yeni bir lider” sunulmak, Kürt halkı üzerindeki baskı ve terör maskelenmek, Kürt siyasi örgütlerinin ittifakı önlenmek ve PKK’den koparılan Kürtlerin Kemal Burkay etrafında toplanması sağlanmak isteniyordu.
Kuşatmanın dördüncü ayağı ise düğmesine basılan psikolojik savaştı. Bunun da aracı kuşkusuz medyaydı. Tayyip Erdoğan, Berlusconi gibi medyaya dayanarak iktidar olmamıştı, fakat hükümet olur olmaz önüne ilk hedef olarak medyayı ele geçirmeyi koymuştu. Bunun için ne kadar sert savaş verdiği dillere destandı. Yine psikolojik savaşa ayar vermek için Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç’ın çabaları ortadaydı. Roj TV kapattırılmaya çalışılırken, Türk medyasının yürüteceği psikolojik savaşla gerçekler çarpıtılacak, yalan-yanlış bilgilerle toplum bombardımana tutulacak, böylece bir yandan AKP’nin kirli işleri toplumdan gizlenirken, diğer yandan Kürtler etkilenip bunaltılarak özgürlük mücadelesi vermekten uzaklaştırılacaktı.
Bu kuşatmaya paralel ezme işinin de geliştirilen siyasi ve askeri operasyonlarla yürütüldüğü bilinmektedir. Bu süreçte askeri operasyonlar, ordunun gücü yettiği oranda hiç durmadı. 14 Nisan 2009’dan bu yana yürütülen siyasi operasyonlarla da Kürt demokratik siyaseti zindanlara dolduruldu. Kürt Özgürlük Hareketine yönelik bütünlüklü bir imha ve tasfiye saldırısı yürütüldü.
AKP’nin genelde “Açılım” kod adı verilen, özelde de önce “Kürt açılımı”, ardından “Demokratik açılım” denen ve en son “Milli birlik ve kardeşlik açılımı”nda karar kılınan stratejik planı işte buydu. Bugün hala uygulanmaya çalışılan plan da budur. Peki bu plan başarılı olmuş mudur? AKP ve yandaşları başarılı olmak için ısrarlarını sürdürüyorlar. Bu plan temelindeki saldırıların Kürt sorununun çözümünü engellediği, çatışmaları tırmandırdığı, acı ölümlere ve tutuklamalara yol açtığı ortadadır. Yani “Hiçbir şey yapmamış, hiçbir sonuca yol açmamış“ denemez. Fakat kuşatma ve ezme planının Kürt halk direnişi tarafından başarısız kılındığı da bir gerçektir. Şimdi bunu büyük çoğunluk kabul ediyor.
Örneğin, AKP Kürt Özgürlük Hareketini dünya ve bölgeden tecrit edemedi. ABD ve AB’den kısmen destek alsa da, bunun düzeyi istediği kadar değildir. Bölgede ise, PKK yerine kendisi tecrit olmuş durumdadır. İşte Suriye, İran, Irak, Güney Kürdistan, Ermenistan ilişkilerinin durumu ortadadır. Buna Kıbrıs ve Yunanistan’ı eklemeye bile gerek yok. Yine Kemal Kılıçdaroğlu faktörü özellikle Alevilere dönük yönüyle belli bir rol oynamış olsa da, Türkiye demokrasi hareketinin birliğini engellemesi boşa çıkarılmıştır. 12 Haziran seçimindeki “Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku”nun gelişimi, başarısı ve şimdi “Halkların Demokratik Kongresi” haline gelişi ortadadır. Türkü ve Kürdüyle sol demokratlar birleşmişlerdir. Yine imha ve tasfiyeyi amaçlayan askeri ve siyasi operasyonlara karşı Kürt halkının kahramanca direnişi Kemal Burkay oyununu kolayca bozduğu gibi, kirli psikolojik savaşın da maskesini düşürüp etkisiz kılmıştır.
Bütün bunlar, “Açılım” kod adlı kuşatma ve ezme planının başarısız kılınmış olduğunun çok açık kanıtlarıdır. Kürtleri kuşatma ve ezme planı çöküş noktasındadır. Bunun bir başka kanıtı, Tayyip Erdoğan’ın “KCK tutuklamaları sürecek” biçimindeki açıklamasıdır. Şimdiye kadar “Bunu hukuk yapıyor” diyorlardı. Şimdi maske düşmüş, gerçek yüz açığa çıkmış oluyor. Başka bir açıklık da, Atlantik ötesinde rehin tutulmakta olan Fethullah Gülen’in “Kürt soykırım fetvası” ile ortaya çıkıyor. Burda da takke düşmüş kel görünmüştür.
Üçüncü açıklık ise, psikolojik savaşın etkili organları olan Taraf ve Radikal gazetelerinden geliyor. Özde Amerikancı sözde solcu olan bu gazeteler, benim geçen haftaki “BDP Çekilirse” başlıklı yazım üzerine tıpkı Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen gibi tepki vermiş bulunuyor. “KCK Operasyonları ve askeri saldırılar sürecek” diyen Tayyip Erdoğan’a ve “Kürtlerin kökünü kurutun” diyen Fethullah Gülen’e “Gık” diyemeyen bu gazeteler, yazımdan dolayı beni PKK’yi eleştirmiyor diye suçluyor. Bir kere, kim olursam olayım bu dünyada yaşayan bir insan olarak benim de düşündüklerimi söyleme ve yazma hakkım var. Yazıp çizmek sadece Taraf ve Radikal kalemşörlerinin hakkı değil. O halde bana yöneltilen bu “Medya terörü” niye! Diğer yandan, kim olursam olayım, ben değil yazdıklarımın içeriği önemli. Yazıdaki fikirlere değil de yazanın kimliğine bakarak sözde eleştiri yapmak, her şeyden önce yazın ahlakına uygun olmasa gerek.
Daha da önemlisi, söz konusu muhataplarım çok küçük bir köylü kurnazlığı yapmaya çalışıyor. Çünkü BDP’nin çekilmesi benim görüşüm değil, tersine BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak’ın yaptığı “Çekilmeyi gündemimize alıp tartışacağız” açıklamasını ben yorumlamaya çalışıyorum. Taraf gazetesinin psikolojik savaş uzmanları, usta bir çarpıtmayla Eşbaşkan Gültan Kışanak’ın açıklama yapmış olmasını yok edip, “Çekilme” fikrini benim ortaya attığımı ileri sürerek, buradan “PKK talimatı“ sonucuna varıyor. Belliki BDP’nin anayasa çalışmasından veya Meclis’ten çekilmesinden Taraf gazetesi çok, ama çok korkuyor. Sözkonusu çarpıtmayla “Çekilme” fikrini bana yükleyip, böylece BDP’nin çekilme olasılığının önünü kapatmak istiyor. BDP’yi böyle bir karar alamaz hale getirmek istiyor. Bu tutum çok basit bir köylü kurnazlığıdır. Bunu bilmek zor değildir. Bu dünyada sadece Taraf ve Radikal gazeteleri akıllı, alem ise ahmak değildir.
Halbuki yazıyı okuyanlar da açıkça görürler ki, ben BDP’nin zamanı gelmeden ve iyi düşünülmeden çekilmesine karşı çıkıyorum. Çekilmenin çok ciddi bir iş olduğunu belirtiyorum. Çekilmeden önce yapılacak işlerin, yürütülecek çok çeşitli mücadelenin olduğunu söylüyorum. Ama BDP’nin böyle bir hakkının olduğunu da teslim ediyorum, yoksa çok demokrat(!) Taraf ve Radikal gazeteleri gibi ellerinden almıyorum. Aslında hem BDP’yi, hem de AKP’yi uyarıyorum. BDP çekilirse AKP’nin birbuçuk ayak üzerine yürütemeyeceğini söylüyorum. Bu temelde esas uyarı AKP’yedir. Fakat öyle görünüyor ki, sahte solcu Taraf ve Radikal’i rahatsız eden esas nokta da bu uyarıdır.
Sonuç olarak, Taraf ve Radikal gazetelerinin benim yazım üzerine kıyamet koparmaları şu anlama geliyor: BDP akılsızdır, iradesizdir, müdahale etmezsek bu yazıdan etkilenebilir! Bu anlayış “BDP’yi PKK’nin yönettiği” anlayışıdır. Amiyane deyimle “BDP PKK’nin maşası” deniyor. Zaten otuzbeş yıldan beri de cümle özel savaşçılar ve ırkçı şoven milliyetçiler “PKK dış güçlerin maşası” diyorlar. Bu ne anlama geliyor? “Kürtler akılsızdır, geridir, kendi başlarına karar veremezler, ancak başkaları tarafından kullanılırlar” anlamına geliyor. Bu da tamı tamına ırkçı-şoven ve sömürgeci bakış açısı ve zihniyet oluyor. Demekki sağcısı olduğu kadar, sömürgecinin solcusu ve liberali de oluyor. Burada öz aynı, yani sömürgecidir, sadece maske değişiyor. Şovenizm ile sosyal-şovenizm, ırkçı-milliyetçilik ile sol-milliyetçilik arasında özünde pek bir fark bulunmuyor. Belkide ikinciler daha tehlikelidir, çünkü gerçeği maskeliyor.
Fakat şu da iyi bilinmeli ki, Kürtler Türkiye’deki sol-sömürgeci maskeyi çoktan düşürdüler. Sahte devrimciliği ve demokratlığı çoktan deşifre ederek ipliğini pazara çıkarıp tarihin çöp sepetine attılar. Türkiye sosyalist ve demokratik hareketinde çok güçlü bir özgürlükçü ve demokratik damar var. Bu nedenle işi bitmiş kulvarda bazı Taraf ve Radikal yazarlarının debelenmeleri boşuna!..