Fyodor Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” kitabı üzerine tartışmalar ikili bir hat izler. Bir yanda modern hukukun ve modern devletin köklerinde yatan kurucu şiddet tartışması yürürken, bir yandan da etik bir kategori ile hukuksal bir kategorinin birbirine iyice yaklaşarak aralarındaki ayrımların bulanıklaştığı bir bölgede ‘suç’ denilen şey tartışılır. Bu nedenle bu metni son derece yoğun bir siyasal teoloji metni olarak okumak da mümkündür.

 

Abdurrahman AYDIN

 

Üzerine binlerce değerlendirme yazılmış bir metin hakkında yazmak kolay değil. Üstelik bu değerlendirmelerin her biri bir diğerinden kıymetliyken insan yine de yazmaya yelteniyorsa, en azından benim durumumda, bu şimdiye kadar yazılmış bütün diğer değerlendirmeleri aşma arzusundan kaynaklanmıyor elbette. Kendi adıma, bu dev metni, Suç ve Ceza’yı bir deneyim envanteriyle buluşturmak, becerebilirsem bu ikisini bir diyaloga sokmak arzusundayım. Kendimizi Raskolnikov gibi bir karaktere neden bu kadar benzer ve bazen de bu kadar hissediyoruz? Özellikle de çok hızlı ve çok çarpık bir modernleşme sürecinden geçmiş olan biz Kürdistanlılar?..

Leo Strauss durmaksızın Antik Yunan’a, özellikle de Platon ve Aristoteles’e dönmek zorunda oluşumuzu, yalnızca, bütün asli siyasal kavramlarımızın temellerinin onlar tarafından atılmış olmasına değil; ayrıca siyasetin tam da doğum anına tanıklık ettikleri için gördükleri şeyi doğrudan görmüş olmalarına ve bizim de bu türlü bir dolayımsız bakıştan öğreneceğimiz hala çok şeyin var olduğuna bağlıyordu. Siyaset teorisi ve siyaset felsefesi bakımından elbette tartışmaya açık bir yanı var bunun; fakat analojik bir değeri de var, okumakta olduğunuz yazı açısından. Ben de Çehov, Tolstoy, Dostoyevski gibi yazarların bir kır toplumu olmaktan çok hızlı bir biçimde çıkıp modern bir topluma dönüşen bir toplumu ilk ortaya çıktığı haliyle ve doğrudan bir bakışla gördükleri kanısındayım. Avrupa’da olduğu gibi kent merkezli, kent içinden yavaş ve kademeli gelişen, uzun bir zamana yayılan bir modernleşme değil bu. Aniden gerçekleşen, insanları bir anda ve kendisi karşısında donanımsızken yakalayan, afallatan, başlarına gelen şeyi kavramanın bir hayli güç olduğu bir konuma itiveren, şaşkın ve belki biraz da dilsiz bırakan bir modernleşme… Öyle ya, Avrupa proletaryasının ilk üyeleri toplu üretimle rekabet edemeyen kentli zanaatkarlardan oluşurken Rusya’nın ilk proleterleri bile büyük oranda kentlere akın etmiş köylülerden oluşuyordu. Avrupa’daki kendiliğinden proleter harekete ile Rusya’da Lenin’in ‘işçi sınıfına dışarıdan bilinç götüren aygıt olarak parti öncülüğü’ arasındaki ayrımın temeli, biraz da buraya gömülüdür.

Peki, neden Suç ve Ceza? Çünkü Tanrı bu topraklarda bir anda ölmüş, ölümünü de herkes görmüştür. Yani Nietzsche gibi şatafatlı bir tellala gerek kalmamıştır bunu duyurmak için. Yani Tanrı Avrupa’da o kadar yavaş ölmüştür ki insanlar farkına bile varamadıklarından örneğin bir Nietzsche’nin çıkıp bunu ilan etmesi gerekmiştir. “E nasıl olur da Raskolnikov inanan bir Hıristiyan’a dönüşür o halde?” gibi bir soru sorulabilir. Çünkü Raskolnikov ya da daha doğrusu Dostoyevski, bu ölümün tam da siyasal ve etik sonuçlarının farkındadır; tehlikeli bir şeyler söz konusudur orada. Her ölenin yeri boş kalır ve tehlike de o boş yeri birilerinin doldurmaya kalkışmasıdır.

İkili bir hat izler Suç ve Ceza’nın temel tartışmaları. Bir yanda modern hukukun ve modern devletin köklerinde yatan kurucu şiddet tartışması yürürken, bir yandan da etik bir kategori ile hukuksal bir kategorinin birbirine iyice yaklaşarak aralarındaki ayrımların bulanıklaştığı bir bölgede ‘suç’ denilen şey tartışılır. Bu nedenle bu metni son derece yoğun bir siyasal teoloji metni olarak okumak da mümkündür. Bendenizi tanıyanlar, Kant’ı bir teolog olarak ve Dostoyevski’yi de bir filozof olarak okuduğumu bilmektedirler.

Siyasal teolojik olduğunu düşündüğüm hat içerisinde Raskolnikov’un bir insanın hayatının yaşanmaya değer bir hayat olup olmadığı üzerine bir karar verdiğini izliyoruz. Üstelik Dostoyevski, okurunu da bu yargının içerisine çekiyor. Gerçekten de rehineci, tefeci yaşlı kadını öyle bir betimliyor ki okuyan kimsenin o kadının ölümüne üzüldüğünü zannetmiyorum. Hukukun ve yasanın temeli üzerine yazmış olduğu makaleye katılsak da katılmasak da Raskolnikov ile okurun fikir ayrılığı başlıyorsa eğer, söz konusu makaleyle başlıyor; kadının öldürülmesiyle değil. Ama kritik eşik yine de kadının ölümü; çünkü en nihayetinde, kim olursa olsun, bir hayatın yaşanmaya değmez bir hayat olduğuna karar vererek, soğuk denilebilecek bir öldürme pratiğini benimseyebiliyorsa insan, bu, kendisini Tanrı yerine koymaya başladığı anlamına gelir. Neden? Çünkü Tanrı ölmüştür; yeri boş kalmamalıdır. Uzun erimli devlet egemenliği meselesinin kısa hikayesidir bu.

Raskolnikov, makalesinde sıradan insanlar ile olağanüstü insanlar arasında bir ayrıma gitmiş; sıradan insanları yasalara boyun eğen, zaten başka türlüsü elinden gelmeyen insanlar olarak kodlamış, buna karşılık olağanüstü insanları yasalara aykırı davranabilecek kimseler olarak işaretlemiştir: Napolyon gibi. Genç Raskolnikov’un kafa karışıklığına karşın Dostoyevski iki şeyin farkındadır: 1-) Her türlü hukukun ve devletin kökeninde yasa değil, şiddet vardır [kurucu şiddet] ve 2-) Tam da bu nedenle o devletin egemeni kendi koyduğu hukuku pekala askıya alabilir.

Kitabın ilerleyen kısımlarındaki çeşitli tartışmalara bakılırsa, Raskolnikov kendi teorisini doğrulamak için öldürmüştür tefeci kadını. Sonra yine yaşadığı vicdan azabı nedeniyle kendisine kızarken görürüz onu. Teorisinin ardınca gidemeyen bir korkak olduğunu düşünerek kızar kendisine. Fakat yine kendisinin hesaba katmadığı bir şey vardır: Burjuva dünyasının bütün o sahte yüzlerini açıkça ortaya dökerken, temas ettiği neredeyse herkesin maskesini düşürürken, sahip olduğu bütün parayı yoksulluk ve sefalet içinde yaşayan, ama sevgilerinde hakiki olduklarına gözleriyle tanıklık ettiği insanlara verir. Raskolnikov’un kız kardeşiyle evlenmek isteyen paralı avukatın “Kızının fahişelik yapmasına dayanamayıp, utancından intihar etmiştir” dediği adam, neredeyse bütün kemikleri kırılmışken, kalan son gücünü kızına sarılma çabası için kullanır mesela. Raskolnikov bütün bunlara son derece duyarlıdır ve unuttuğu bir şey vardır elbette: Egemen şiddet ya da dilerseniz yasa koyucu şiddet açısından bu insanlar, harcanabilirler listesinin en tepesindeki insanlardır. Egemenlik zengin öldürmekle değil, zengin yaratmakla olur oysa.

Orduları olmayan Raskolnikov’un cinayeti, bir siyasal egemenlik biçiminin öldürme tarzından çok uzak olan cinayeti, Raskolnikov’un kendi zihninde hukuksal bir mesele olmaktan çıkarak etik bir mesele olmaya doğru ilerler. En nihayetinde onunki egemen bir şiddet değildir. Üstelik de bu berbat deneyimden egemen şiddetin nasıl da pis, kirli bir şey olduğunu öğrenerek çıkmıştır. Egemen şiddet harcanabilir olanları da inşa eder çünkü.

Raskolnikov’un şiddetinin örneğin Fanon’un şiddeti gibi olmaması sahici bir suçluluk duygusunun oluşumuna yol açar. Elbette bunda Sonya’nın payını da unutmamak gerekir, ama yine de Raskolnikov’da zaten mevcut bir şeyler olmasa Sonya’nın bir şeyi tetiklemesi de mümkün olmazdı. Sahici bir suçluluk duygusu ise yine sahici bir bağışlanmanın arayışına girer. Çünkü hayatını geri istemektedir ve bir hayalet sürekli kendisine musallat olurken mümkün değildir bu. Ama için için şunun da farkındadır Raskolnikov: Tam da Tanrı ölmüş olduğu için, bir Tanrı var olmadığı için değil, ölmüş olduğu için mümkün olmuş bir edimin dünyevi bir bağışlayıcısı da yoktur. Ama Raskolnikov bağışlanmak dileğindedir ve bağışlanabilmesi için de önce suçun suç olması gerekmiştir. Pek çoklarının sandığının aksine, suç, hukuksal bir kategori değil, etik bir kategoridir. Kişi gerçek anlamda sorumluluğunu üstlenmedikçe ortaya en fazlasından bir tür egemen yasak çıkar. Bağışlayıcı merci de ölmüş olduğuna göre nerede aramak gerekir onu? Belki bir inançlı kimsede, Sonya gibi. Yine belki de kitapta geçen Yeni Ahit alıntısının Lazarus’un dirilişi meseliyle ilgili olması da bu nedenledir. Kim bilebilir ki?