Suyun özelleştirilmesiyle ilgili yazı dizimize, geçen hafta Ilısu Barajı projesinin yargı kararıyla durdurulmasından devam ediyoruz.

Dünya ekonomik krizinin 2008 yılında resmen başlamasını izleyen ilk aylarda birçok yorumcu, neoliberalizm ve serbest pazar kapitalizminin sona yaklaştığını ve küreselleşmeyi eleştiren insanların düşmanı artık yok olduğunu ifade etmiştir. Bu tamamen yanlıştı, çünkü hakim olan kapitalist sistem kriz durumunu, su gibi temel ihtiyaçları özelleştirilmesi politikasını sürdürmek için kullanmaktadır ki izleyen yıllar bunu göstermiştir. Yeni yatırım olanakları arayışı sürekli devam etmektedir ve böylece kapitalist birikim yoğunlaştırılmaktadır. Sürekli artan sermaye ile tüm değerlendirilebilir doğal unsurlar ve kamu hizmetleri hedeflenmektedir. Neoliberal güçlerde – eğer henüz satılmamışlarsa -, eğitim, su, demiryolları, emeklilik sigortası, sağlık güvencesi gibi varlıkları özelleştirme konusunda hiçbir çekince yoktur.
Suyun satışına karşı duran hareketler ve sivil örgütler yıllardır Water Justice Movement (Su Adaleti Hareketi) çatısında uluslararası düzlemde birleşmektedirler. Tıpkı suyun kendi yolunu bulması gibi, bu hareket de birçok yerde özelleştirme çılgınlığına karşı alternatif yollar bulmaktadır. Bir tarafta suyun özelleştirilmesine karşı bir direniş oluşturulmaktadır, bir tarafta da alternatif modeller geliştirilmektedir. Uruguay hükümeti, başka ilerici Latin Amerikalı hükümetlerle ve “Red Vida” ağıyla (Water Justice Movement’ın Latin Amerika kolu) birlikte, ısrarla
Public-Public-Partnership (PuPs) (kamu-kamu ortaklık) modelinin gerçekleştirilmesi için destek vermektedir. Söz konusu model, bölge ve sınırlar ötesi dayanışmaya dayalı teknik işbirliği ve deneyim alışverişi üzerine kurulmaktadır. Yine belli bir bölgede yerel yönetimler bir fon oluşturup, mali durumu daha kötü olanlara destek sunulması da kamu-kamu ortaklıkta yer almaktadır. Bu konu, 2010 yılın sonunda Diyarbakır’da Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi’nin de üye olduğu ‘Su Hakkı Kampanyası’nın düzenlediği bir konferansta İspanya’dan gelen ili katılımcı tarafından dile getirilmesi sonucu bu daha da anlaşıldı.
Su adalet hareketlerin en önemli başarılarından biri 2010 yılında ortaya çıktı. Birlemiş Milletlerin Genel kurulunda suya erişim hıfzısıhhayı temel insan hakkı olarak tanıdı. En başta endüstrileşmiş devletler (toplam 44) olmak üzere çekimser kalırken karar 122 lehte oyla geçti. Çekimserler arasında Türkiye devleti de vardı ki bu davranışı şaşırtmadı. Bu karar bağlayıcı olmasa da herkese temiz su ve hıfzısıhha koşullarının sağlanması yolunda önemli bir adım. Bunun sonucu birçok hareket kamuoyunda daha rahat argüman elde edebiliyor ve karşısındaki güçleri zor durumda bırakabiliyor.

Yusufeli Barajı yıkımı geliyor!

2000 yılından beri Artvin’e bağlı çok sayıda Yusufeli’li, o vadide yaşayan binlerce köylü ve dostları Yusufeli Barajı’nın yapılmasına karşı onurlu mücadele veriyor. Farklı boyut ve mekanlarda yürüyen bu mücadele çok sayıda başarı örneğini gösterip iki defa projeyi durdurabildi. Fakat 2012 yılın sonunda TC hükümeti ile proje konsorsiyum lideri arasında ‘Yusufeli Barajı ve HES Projesi sözleşmesi’ imzalandı. Ve TC başbakanın “doğum gününe denk” getirilen temel atma töreni ise 26 Şubat 2013 tarihinde gerçekleşti.
40 yıldır gündemde olan Yusufeli Barajı, tamamlanması durumunda, 20 bin insanı Yusufeli ilçesi ve köylerinden zorla göç ettirecek ve olağanüstü zenginlikte bir doğayı yok edecektir. Yusufeli Barajı’nın durdurulması TC’deki baraj mağduru hareketleri arasında özel bir durumu olduğunu dikkate alarak mücadelenin burada bitmeyeceği ortadadır.