Gezi Direnişi, Türkiye sol ve ulusal basın ve yayınında gündem olmaya devam ediyor. Bu hareketin yarattığı büyük etki ve olumlu sonuçlarına bakınca, gündem olmayı hak ettiğini anlamak gerekiyor elbette. Ancak bir nevi sarhoşlukla Gezi direnişine sarılmak, bu hareketi büyütmek yahut eşitlik, barış, demokrasi gereksinimlerine yanıt olmak anlamında etkisini geliştirmek anlamına gelmiyor. Elbet, devam eden forumlar ve kimi yerde örgütlenmeye çalışılan meclisleri heyecanla karşılamak gerekir. Ancak bu oluşumlar yahut faaliyetlere yön verme sevdasındaki, özellikle ulusal kesimin AKP karşıtı ancak devletçi propagandalarının halk üzerindeki etkisi ve bu durumun yarın için içerdiği tehlike potansiyeli küçümsenemez. Yani eğer durum kontrol altına alınamazsa bir anlamda başa dönmüş oluruz ki, bu da Gezi ruhuna Fatiha demek olur.

Hatırlarsanız, Gezi hareketi içinde de kendini gösteren bir “AKP faşizmi” söylemi vardı. Devleti aklama yahut faşizmi bir devlet, sistem sorunu olarak görmeme yahut göstermeme yolunda bilinçli bir tercih  izlenimi yaratmıştı. İşçi Partisi ve ideolojik olarak bu hatta yakın kesimlerin de Gezi eylemlerine desteğini bildiğimizden, o zaman (kaldı ki çok da yaygın olarak kullanılmayan bu yaklaşımı) olağan karşılamıştık.
Ancak gelinen aşama, hareketin sıcaklığı içinde çok da önemsemediğimiz pek çok ayrıntının önemsenmesini gerektiriyor. Çünkü, çözüm sürecinin yerinde saydığı, demokratikleşme ve yeni anayasa çalışmalarında anlamlı bir hareketliliğin yaşanmadığı, halkın taleplerinin hükümetçe hiçe sayıldığı bu gün, aynı ulusalcı kesimlerin Suriyeli Kürtlerin özerklik ilanı, PYD, PKK, dolayısı ile çözüm süreci konusundaki kara propagandası dikkat çekici boyutlara varmış bulunuyor.  
Suriye’de gündeme gelen özerklik tartışmasında, hükümet ve ırkçı politikacıların etkisi altındaki halkın da, sanki Suriye Kürtleri babalarının hakkını gasp etmiş gibi yorumlarda bulunmaları, işi çözüm sürecine karşı olmaya vardırmaları dikkat çekiyor. Bugün sadece konuşuyorlar. Ancak bu, durumun önemini ortadan kaldırmıyor. Zira işin Kürt düşmanlığına varması ve fiili saldırıların yaşanmasının önünde Kürtlerden başka etkili bir bariyer kurulabilmiş değil.
Burada sorun, halkın ırkçı saldırganlığa yakınlığı yahut Kürt düşmanlığına soyunacağı biçiminde algılanmamalı. Aksine istemese de, hükümet ve ırkçı politikaların halkı bu yöne zorladığının, bu zorlamanın bugün hayli ısrarlı olduğunun ve bu noktadaki tehlikenin önemsenmesi ve önlem alınması sorunu.
Komşu haline gelen Suriyeli Kürtler, toplanacak olan Kürt konferansı, Konferans hazırlık toplantısının yarattığı etki ve daha pek çok kritik konuda politik oyunlara karşı dirençli olabilmesinin yolu, halkın bu konularda yeterli bilince ulaşmış olmasını gerektiriyor. Kolay mı derseniz, zor biliyorum. Ama kolaylığını zorluğunu tartışabilmek için bile, halkta böyle bir bilinç gelişimi yaratmak için etkili bir çabanın olması gerekiyor.
Belirtmeliyim ki, toplumsal destek almasa da Kürtlerin hedeflerine ulaşabilecekleri fikrindeyim. Ancak, bu durumda yaşanması muhtemel iç çatışmalar, linç saldırıları, belki katliamların açacağı onulmaz yaralara ihtimal bırakılmaması derdindeyim.
Başa dönersek, Gezi Direnişi toplumun muhalif kesiminde bir uyanış, isyan ve kısmen demokrasi bilinci gelişimine yol açtı, halkın kendine güvenini geliştirdi. Ancak, muhalif sol basın ve televizyonları izlediğimde düne sevinmekle, dünü yüceltmekle yetinildiğini görüyorum ki bugün, Kürt sorunu, çözüm süreci ve demokratikleşme konularında, direniş sırasında ortaya çıkan etkileri geliştiremezsek, Gezi ruhunun yarına bir faydası olamayacak.