Cumhuriyet gazetesi yazar ve çalışanlarına yönelik operasyon, Kadri Gürsel, Aydın Engin, Musa Kart, Hikmet Çetinkaya gibi isimlerin, gazete avukatlarının gözaltına alınmaları, yayın faaliyeti yolu ile PKK ve Fetö'ye yardım etmekle suçlanmaları sıradan bir olay değil, iktidarın muhalif seslere karşı kendince yumuşak uyarılarının sonuna geldiğinin de ilanı. 

Gültan Kışanak, Fırat Anlı, Ayla Akat'ın tutuklanmaları, Figen Yüksekdağ hakkındaki hapis cezası kararının onanması da öyle. Artık herkesi ama özellikle iktidar muhaliflerini daha zor günler bekliyor. Hakkın, hukukun, özgürlüklerin, adaletin, iş güvencesinin, yaşam güvencesinin olmadığı, yasaklı, işkenceli, yargısız infazlı, gözaltında kayıplı günlerin kapısındayız. 

Bu süreçte 15 Temmuz bir milat ama başlangıcını 1 Kasım, 7 Haziran hatta Tayyip Erdoğan'ın 28 Şubat 2015 Dolmabahçe mutabakatını yok sayan açıklamalarına kadar götürerek anlaşılabilecek bir milat. Geldiğimiz yerin farkında mıyız? Maalesef Hayır! Hala "ateş olmayan yerden duman çıkmaz" lafına ve "kurunun yanında yaş da yanar" sinmişliğine sığınarak yaşanabileceğini düşünenler çoğunlukta. Kürtlere karşı işlenen insanlığa karşı suçlara, Fetö denilerek işkencenin hortlatılmasına susanlar, Cumhuriyet gazetesine yapılan operasyon sadece orayı hedef alıyormuş gibi düşünenler de aynı yanılsamanın içindeler. Şimdiki iktidar temsilcileri anılarını yazdıklarında "anlamanız için daha ne yapsaydık?" diye sorarlarsa şaşırmayalım. 

Geldiğimiz yerin nedenleri belli ama önemli bir farkla; iktidar yarattığı korkunun kıskacında artık. Bu kısırdöngüde, baskının isyanı tetiklediğini biliyor çünkü. Korkuturken korkuyor ve kapıldığı iktidarı kaybetme korkusuyla daha da saldırganlaşıyor, daha da ve her şeyin üzerinde egemen olma telaşına kapılıyor. Bu yüzden gazeteleri, radyoları, dergileri, televizyon kanallarını kapata kapata bir hal oldu. En muhaliften başlayarak kendisi dışındaki herkesi susturana kadar da durmayacak. Gözaltı süresini 24 saatten 30 güne çıkardı yetmedi, cezaevlerini sorgu merkezine çevirdi yetmedi, 5 gün avukatla görüş yasağı koydu yetmedi, cezaevlerinde avukat görüşlerini kayda almaya başladı yetmedi, cezaevlerinde tutulanların avukatıyla görüşmesini altı ay boyunca engelleyebilme kararı aldı yetmedi, yargıyı tamamen kendine bağladı yetmedi, üniversiteleri ve tüm devlet kurumlarını kendine bağladı yetmedi, yüz bin civarında insanı işinden etti malına mülküne el koydu yetmedi, on binlerce insanı tutukladı yetmedi...

Kendisi gibi düşünene bile tahammül gösteremeyeceği bir aşamaya gelmiş durumda. Bu yüzden dün beraber yürüdüklerini bu gün hain ilan ediyor. Son noktada, hareket eden herşeyi tehdit olarak görüp yok etmeye vardıracak işi.  

Tüm bu baskıların devleti ve toplumu dindar bir forma sokmak için yapılıyor olduğu savunması da inandırıcılığı olmayan bir avuntu. Dindar toplum lafı uzaktan hoş gelse de hem bu söylemin bariz iki yüzlülüğü hem de özgürlük ve hak bilincinin kişisel ego düzeyinde de olsa belli bir seviyeye vardığı bir dünyada hiç de tercih edilesi değil. Öyle olmasa müslüman sığınmacılar niye botlarla ölüm yolculuğuna çıksınlar, niye Türkiye’den kurtulmak için ölümü göze alsınlar, niye beyin göçü müslüman ülkelerden batıya olsun? 

"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın", "her koyun kendi bacağından asılır" denilerek uyutulan ve kafasını kuma gömerek yaşamaya zorlanan toplumda maalesef sadece canı yananların itirazları duyuluyor bugün. Ancak o uyku artık herkes için bir kabus. Çünkü kendisi dışındakini yok etmeye odaklanmış ve hiç bir kurala uymayan bir zalimle karşı karşıyayız. Ve kurtuluşumuz için olağan siyaset ya da kanuni yolların hükmü çoktan geçti. Tek bir yol var artık; hemen ve her yerde isyan!