Doğal toplumda tarıma dayanan dayanışmacı, ekolojik ekonomi, egemenlikçi sermayenin zapturaptı altında, çok uzun zamandır ancak çok sınırlı bir biçimde yürütülebiliyor.
Egemenliğin yoğun saldırıları halkı, toplumları, işsiz ve aç bıraktı. Üretim yapmasına izin vermedi. Toplumsal ekonomiyi tekellere bağladı; toplumun yüzde seksenini açlık ve yoksulluk sınırında yaşatarak kendisine bağımlı hale getirdi. Fetihlerle, zorla, şiddetle sömürüsünü yaydı, sermayesini çoğalttı, hegemonyasını genişletti. Akla gelebilecek her türlü şiddet uygulamasıyla toplum üzerinde baskı uyguladı, uyguluyor. Toplumlar açlık sınırında yaşıyor; çok küçük bir azınlık ise toplumların kaderini belirleyecek güce sahip. Emeğin hakkı ödenmiyor. Her gün büyüyen işsizler ordusunun hayaleti, çalışanların üzerinde de Demokles’in kılıcı gibi sallandırılıyor: “Ne kadar ücret verirsek, o kadara çalışın! Dışarda aldığınız ücretle çalışmak için sıraya girecek milyonlar var!” deniyor.
Sömürü derin ve esnek. Sömürü düzeninin etkisiyse, sadece güncel yaşamda, ekmekte, evde, kıyafette görülmekle kalmıyor; insan zihninde de yansıma buluyor.
Tüm bu sömürü biçimlerine demokratik-özgürlükçü mücadeleyle karşılık vermek zorunlu.

Halk üretimden koparıldı

Geçmiş dönemlerde ulusal kurtuluş mücadeleleriyle belli bir biçim/düzey yaratan ekonomiler, kapitalist modernitenin kıskacından kurtulamadı. Merkeziyetçi ekonomi hakim kılındı; halk iradesi üretim sürecinden koparıldı. Halk, sürecin temel dinamiği olmasına rağmen “edilgen öznesine” dönüştürüldü. Muhtaç kılındı. Kazanan, “etken özne” olan, hep devletler oldu. Üniterliği esas alan tüm yapılar (reel sosyalizm de dahil) aynı akıbete maruz kaldı, hüsrana uğradı. Halkların, toplulukların özgün iradesini ekonomik gelişmeye yansıtma kabiliyetine sahip bir topluluk ekonomisi uygulanmadı. Bazen biçimsel olarak uygulanan oydu(kolhozlar vs.); fakat son tahlilde “devlet kolektivizmi” kendisini böyle yansıtmış oluyordu. Süreç içinde tüm bu yaklaşımlar, liberal ekonominin veçhelerine dönüştü. Sovyetler Birliği ve Çin örneklerinde belirginleştiği üzere merkezi ekonomi, tüm halk kesimlerini başta üretime dair karar ve uygulama süreçlerine etkin biçimde katarken, daha sonra bu katılımı üretimle sınırlamaya başladı. Karar almak, planlamak, merkezi devletçe tayin edilmiş bürokratların işi olarak görüldü. Halk, karar gücünden, politikadan yoksun kaldı, devre dışı bırakıldı. Bu durum, Sovyetler Birliği halkları için ciddi bir hayal kırıklığı oldu. Halk, bir süre sonra yine, kapitalizmde ne yaşıyorsa onu yaşadı: Emeğine yabancılaştı! İşçiler ve patronlar arasındaki ast-üst ilişkisi, bağımlılık ilişkisi, kendisini bu kez reel sosyalizme uyarlıyordu! Devlet patrondu! Üstelik patron bu kez, Kafkaesk bir patrona dönüşmüş; erişilmez bir “Şato”ya yükselmişti. Onunla kavga etmek bile kapitalist ekonominin sınıflar mücadelesi kadar berrak bir muhtevaya, biçime sahip değildi.
Hasılı, büyük bir işçi ordusu yaratan Sovyet ekonomisi, zamanla liberal ekonomi kategorisinde değerlendirilebilecek bir “devletlü” kapitalizm yarattı.
Sovyetler Birliği’nin yenilgisi, tarihteki birçok halk hareketinin yenilgisiyle aynı kaynağa, gerekçelere sahip. Yazık ki, yaşanmış bunca tecrübe, bir türlü derse dönüşemedi. Varılan nokta hep aynı oldu. Bu durum, adeta bir kader olarak algılanmaya, algılatılmaya çalışıldı, çalışılıyor. Fakat bugün Kürdistan’da yükselen özgürlük mücadelesi, tüm bu tecrübelerden ders çıkarmaktadır.

Nasıl yapmalı?

Demokratik Özerklik sisteminde ekonomi boyutu, önemli bir yer ediniyor. Toplumların ahlaki ve politik yanını ortaya çıkarmakta güçlü etkileri olan ekonomik varlık, en temelden, yerelden örgütlenmelidir. Kırsaldan kentlere doğru geliştirilecek ekonomik örgütlenmeler, toplumu yeniden, demokratik bir süreçle/bilinçle geliştirme çalışmalarının en can alıcı yanını açığa çıkaracaktır. Kürdistan’da katılımcı demokrasi, toplulukların ekonomilerini ihtiyaçları üzerinden geliştirip yaygınlaştırmak durumundadır.
Demokratik Ulus paradigması uyarınca bir arada yaşayacak topluluklar, yapılar, kapitalist modernitenin tekçi/tekelci sistemine karşı duran bir ekonomik anlayışı geliştirebilir, örgütleyebilir. Emeğin, üretimin özgürleştirilmesi toplulukların dahliyle komünal olarak geliştirilirse, emek ve üretim de özgürleşir. Demokratik Özerklik, tüm yerel birimlerin kendilerini ifade edebildiği bir yerinden yönetimini esas alır. Demokratik ekonomi ise yerelin ihtiyaçlarının yine yerel katılımcılar tarafından belirlendiği bir üretim, tüketim ve bölüşüm sürecini esas alır. İkisi birbirine bağımlıdır. Demokratik ekonomi, ancak Demokratik Özerklik’le birlikte açığa çıkabilir; ekonomik sürecin örgütlendiği/belirlendiği mecra, meclisler olmalıdır. Komünler, kooperatifler ve ocak benzeri yapılar ise meclislerin alt birimleri olarak örgütlenmeli; böylece ekonomide çokluluk sağlanmalıdır. Çokluluktan kastımız, her kesimin üretim çeşitliliğiyle sürece dahil olmasının sağlanmasıdır.
Kürdistan’da şu anda genel olarak kapitalist sistemin dayattığı ekonomi anlayışı ve yaklaşımı tekel olmuştur. Tekelci kapitalizm ise kendini her zaman, bireysel mülkiyet üzerinden var etmiştir. Toplumların en dayanışmacı uğraşı olan/olmak zorunda olan ekonomiyi toplumsallıktan çıkarmak için dayatılan bir süreçtir bu. Tekelci kapitalizm, devletin silahlı güçlerini de arkasına alarak tekelini kurmuştur ve halk üzerinde baskı uygulamaktadır. Bu sistem, yaklaşımı, dönemsel çıkarları gereği değil, karakteri itibariyle antidemokratiktir.
Demokratik Özerklik ekonomisinin dayanışmacı politikası ise topluluklara dayanır. Bu nedenle, topluluklar ekonomisi, antikapitalist bir ekonomi olarak örgütlenir. Toplumun özü, merkezi ekonomilere de karşıdır. Dolayısıyla topluluklar ekonomisi, anti-merkeziyetçidir. Emeğe ücret biçmek, emeği yaratan topluluğun üretimine/emeğine yabancılaşması, üretim sürecinden bilişsel olarak alıkonmasıdır. Dolayısıyla topluluklar ekonomisi, ücretli köleliğe karşıdır.

Ekonomi halkın temel örgütlenmesidir

Kürdistan’da Demokratik Özerkliğin ancak topluluklar ekonomisiye derinleşebileceği, özörgütlenmenin temel koşulunun toplumun ekonomik örgütlenmesi olduğu, herkes tarafından kabul ediliyor. Toplumsal, ekolojikl ekonominin ancak toplulukların ortak ve bilinçli katılımıyla sağlanabileceği gerçeği de kaçınılmaz bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. Doğal toplumda, gerçek demokratik toplumlarda da görüldüğü üzere ekonomi, bireylerin/birey gruplarının kara dayalı, tekelci uygulamaları değildir.
Ekonomi, toplulukların, grupların, birimlerin (en genel tanımıyla, halkın) en temel örgütlenmesidir. Görülmektedir ki, insanlık aleminin refah düzeyi en yüksek, ahlaki-politik durumu en pozitif dönemleri de, komünler, kooperatifler, meclisler benzeri/muadili yapıların ekonomi örgütlenmesine (dolayında toplumsallığa) hakim olduğu dönemlerdir.

Kooperatifler neden önemli?

Bu ekonomik yaklaşımın en önemli yapılarından biri, kooperatiflerdir. Kooperatifler, Kürdistan’da gelişen/gelişecek halk örgütlenmesinin yaratacağı topluluklar ekonomisinin temel taşlarından biri olacaktır. Hatta kooperatiflere, Demokratik Özerkliğin ekonomik birimleri/toplulukları denilebilir. Kooperatifler, toplumun ekonomik sorunlarını aşma, işsizlikle mücadele, tekellerin kar politikasıyla mücadele alanlarında somut alternatif, pratik ekonomik örgütlenme modelidir. Halkın kolektif ekonomik örgütlenmesi, ortaklığı, ifadesini kooperatiflerde bulur. Ulus devletlerin ve reel sosyalizm deneyiminin merkezi ekonomilerine karşı, küreselleşen liberal ekonomiye karşı, halkın topluluklar biçiminde örgütlenerek emeğini ortaya koyma ve kolektivizmi geliştirme araçlarıdır, kooperatifler. Toplumsallığını topluluklara yaslanan kooperatifler üzerinden güçlendiren halk, sermayenin tek elde birikmesinin de önüne geçecektir. Geliştirilecek her bir kooperatifle halk, ortaklaşmış emeğinin sonuçlarını bölüşecek; topluluklar ekonomisini meydana getirecek; ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Bu biçim, tekellerin egemenliğini her koşulda ortadan kaldırabilecek bir modele tekabül etmektedir.
Kapitalist sistem içinde halk, yalnızca tüketendir. Üretim sürecine dahil olduğu algısı, sadece bir yanılgıdır. “Üretmek” fiili, üretim sürecine bilinçli katılımı ifade eder. Ücretli kölelikle ortaya konan emek, üretici emek değildir. Bu, yabancılaşmış emektir. Üretici bilinç ancak üretimin tüm süreçlerinin ayırdında olmakla, sürecin bilinci katılımcısı olmakla mümkün olabilir. Bu bilinç, malın/hizmetin üretimiyle sınırlı kalmaz; toplumsallığın inşasının da harcına dönüşür. Üstelik yaşamı idame etmek için gerekli olan ihtiyaçlara sahip olmak da, bu bilincin hem sonucu hem gereği olarak karşımızdadır. Gönüllü katılımın, bilinçli katılımın koşulu, faydadır. Oysa kapitalist sistemde üretici güçler, yaşamlarını kurmak, idame ettirmek için dahi yetecek değere sahip değildir. Kapitalist sistemin üretim sürecine halkın bilinçli katılım sergilemesi, dolayısıyla insanın ve toplumun temel bileşeni “üretmek” fiilinin kapitalizm koşullarında gerçek anlamına kavuşması, olanaklı değildir.

Kooperatifler arası ilişkide Demokratik Özerklik esastır

Kooperatifler, çok yönlü yapılar olabilir. Üretim, tarım, sanayi, yapı/konut, kredi gibi çoğaltılabilecek birçok alanda kooperatifler kurulabilir. Her yerelin/kentin ihtiyaçlarına, üretici özelliklerine göre üretim sürecinin örgütlenmesi, coğrafyaların, halkların üretiminin bir yerde ortaklaşmasını sonucunu da doğuracaktır.
Kooperatiflerin birbirini tamamlayacak biçimde gelişmeleri, pazarı da etkileyecektir. Fakat bu “birbirini tamamlama” bahsinden, merkeziyetçi ekonomiyi, merkezi planlamayı çıkarmamak elzemdir. Merkezi planlama, her durumda, ekonominin tekelleşmesi sonucuna götürmekte; bürokratikleşmenin önü alınamamaktadır. Ortaklığı, eşgüdümü sağlayacak olan özerk kooperatifler arasındaki ilişkidir.
Kooperatiflere yaslanan topluluk ekonomisinde pazarlar da, kapitalizmin yozlaştırdığı, tekellerin hizmetine soktuğu alanlar olmaktan çıkarılmalıdır. Kullanım değeri ile değişim değerinin dengesinin kurulduğu bir pazar anlayışı geliştirilmelidir. Halkın, toplulukların denetiminde pazarlar, tarihsel/toplumsal önemine kavuşabilecektir. Liberal ekonominin ve tekelin değil de halkın ortak kararıyla ve ihtiyaca göre gelişecek pazarlar, gerçek değerlerini bulacaktır.
Kooperatifler arası ilişkinin de Demokratik Özerklik normlarına göre geliştirilmesi gerekir. Her kooperatif, iç işleyişini kendi birimleri üzerinden örgütler. Yöneten de, çalışan da kendi dinamikleridir. Topluluktur. Her kooperatif, Demokratik Özerkliğin komünal ekonomisini ilke edindiği için merkezi olmaktan, cinsiyetçi olmaktan, doğa karşıtı olmaktan kaçınacaktır. Bu, ahlaki toplumun, demokratik bilincin gereği, sonucu olmalıdır. Toplum yararına olmayan ve kadının içinde aktif olarak, bilinç olarak yer almadığı bir ekonomik politika oluşturulamamalıdır.
Topluluklar ekonomisinin yapıtaşları olarak gerçekleşen kooperatifler, devlete/merkeziyetçi yönetim aygıtlarına karşı, tekele karşı ortak, kolektif üretimle dururlar. Küresel liberal ekonomiye de, devlet mülkiyeti/kontrolü esaslı merkeziyetçi ekonomiye de birlikte karşı çıkabilme bilincine sahip federasyonlar/konfederasyonlar biçiminde örgütlenirler. Bu süreç, tekelci güçleri yenilgiye uğratacak bir topluluklar ekonomisini geliştirecektir. Kooperatifler arası federatif ilişki, her bir unsurun özneliğini, tekil varlığını yadsıyan, tehdit eden bir ilişki değildir, olmamalıdır. Kooperatiflerin federatif ilişkisi, her bir kooperatifin tekil varlığının çıkarları/yaşama gerekleri açısından da tercih edeceği bir tutum olacaktır. Her kooperatif, diğer kooperatife güç katacak; rekabet değil komünalizm/kolektivizm yaşam bulacaktır. Kuşkusuz ki bu sürecin iktisadi/toplumsal örgütlenmesi, bu sürecin “yaşamı”, ahlaki toplumu, demokratik değerleri de hiçbir dışsal müdahaleye ihtiyaç kalmaksızın, hayatın doğal akışı içerisinde güçlendirecektir.


DÎDAR BARAN / Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi