Türkiye “üçüncü dünya savaşına” neo-ittihatçı “AKP’li” Enverler, Talatlar, Cemaller tarafından itildi ve Kobanê savaşıyla birlikte, bu savaşın “mağluplar safına” ya yuvarlandı ya da yuvarlanmak üzere. Erdoğan’ın, Davutoğlu’nun ve Akdoğan’ın hal ve gidişi, Sarıkamış’ta ordusunu kaybeden İttihatçılardan farklı değil. Kurmay okulunda Kürdistan dağlarının ve Arap çöllerinin belalı tarihini okuyup ezberlemiş olan binbaşılar, yüzbaşılar, teğmenler, Enverlerin emrine benzeyen “emirleri” dinlemedikleri için hapiste.

Yazıyoruz, neo-ittihaçılar aval aval bakıyor.

Siz demiyor musunuz ki, “Bir üst akıl var ve bizi mahvetmek, bölüp parçalamak istiyor”? Ben de size “tastamam öyledir” diyorum. Ama sizin gibi “bizi kıskanıyorlar” gibi “kabul günü söylemleriyle” değil, Türkiye’yi neden ve nasıl “mahvetmek” istediklerini tane tane anlatıyorum.

Bir: Ülkeyi savaşa soktunuz. Ve savaşı artık kaybetmek üzeresiniz.

İki: Kürdistan’da savaşı yeniden başlattınız. Böylece “ortak vatanda Türk-Kürt birliğini” tehlikeli şekilde zayıflattınız.

Üç: Böylece “sınırların yeniden çizilmekte” olduğu bölgede, siz başkalarının sınırını çizme hayali görürken, başkaları sizin sınırlarınızı yeniden çizme imkanını kazandı. Amerikalılar ufaktan ufağa Hatay’ı bile “sınırlarınızın dışına” taşımaktan söz etmeye başladı.

Dört: Türkiye’yi “savaş bölgesi” haline getirdiniz. Kürdistan’da savaş, üç milyon mülteci ve sokaklarda dolanan DAİŞ canlı bombaları… Türkiye artık “Suriyelileşmenin” eşiğindedir.

Beş: Türkiye’nin “savaş bölgesi” haline gelmesiyle, Türkiye AB ile savaş bölgesi arasındaki “tampon ülke” olma vasfını kaybetti. Bu AB için stratejik bir tehdit yarattı.

Altı: Türkiye’nin “üçüncü dünya savaşında mağlup” olması, Kürdistan’a karşı açılan savaşın, her an “iç savaşa” dönüşerek Türkiye’yi mahva sürükleme ihtimali, ABD açısından NATO’nun Güneydoğu kanadını tehlikeye attığı için, duruma “müdahale ihtimallerini” gündeme getirdi.

Yedi: Siz PKK’yi ve PYD’yi “terör örgütü” ilan ediyorken, “üçüncü dünya savaşında” çıkarları birbiriyle çelişen küresel güçler, ABD, Rusya, İran ve AB, DAİŞ’e karşı Kürdistan silahlı güçleriyle ittifak kurdu.

Sekiz: Bütün bunlar, Türkiye’nin akut bir krize yuvarlandığını gösteriyor.

Krizden nasıl çıkılır? Türkiye felaketten nasıl kurtulur?

Bu konuda küresel güçlerin kafasında, her geçen gün biraz daha fazla “kriz Türkiye küçültülerek aşılır” düşüncesini doğurmakta. Sizin de dediğiniz gibi, “üst akıl” yavaş yavaş “küçültülmüş Türkiye”ye daha sempatik bakıyor.

AB’nin “savaş bölgesiyle” arasına “Kuzey Kürdistan’dan kopmuş” bir “küçük Türkiye’yi tampon ülke” olarak yerleştirmesi, akla yakın görünüyor. NATO’nun Güneydoğu kanadının çöküşünü, “Türkiye’yi savaş bölgesinden, Kuzey Kürdistan’ı kopartarak önleme” fikri Pentagon’un aklını kemiriyor.

Sizin çözümünüz ne?

Kılıçdaroğlu “birinci tercihim MHP ile koalisyon” diyor. Bravo.

Davutoğlu, “tek başına, işbaşına” diyerek, şu meşhur “değerli yalnızlığı” çağrıştıran “tek başına iktidar” yolunda yürüyor. Maşallah.

Bunlar “Türkleri şöyle ya da böyle birleştirerek” işin içinden çıkma yoluna gidiyorlar. Oysa bu yol Türkiye’yi bölünmeye götürüyor. Türkiye’nin meselesi “Türkleri nasıl bir koalisyon ya da hükümetle birleştiririz” değil. Türkiye’nin meselesi “Türklerle Kürtleri nasıl birleştiririz” meselesi.

Nasıl birleştireceksiniz? AB’nin ve ABD’nin Türkiye’yi “küçültmesini” nasıl önleyeceksiniz? Kendi aranızda “birleşerek” mi, yoksa Kürdistan halkıyla, onun legal partisi HDP’yle birleşerek mi?

PKK Önderi Öcalan’ın “ortak vatan, ortak devlet, ortak bayrak, tek bir demokratik ulus ve halkların demokratik özerk bölgelerinin toplamına dayanan çokluk içinde birliği için ilk adım olarak 2 Kasım’da “Türkiye’nin iki yakası arasında koalisyon” mu, yoksa sizi “değerli yalnızlıkla” baş başa bırakacak olan “Türklerin koalisyonlu ya da koalisyonsuz birliği mı?”

Haydi bakalım, düşünmeniz için önünüzde bir hafta kaldı. Düşünün.

Eğer Demirtaş, Kürdistan’ın uğradığı kanlı saldırıya rağmen  “herkesle koalisyondan” söz ediyorsa, bunun nedeni, “ortak vatanın” tehlikeye girmiş olmasıdır. Akıllı olun!..