- Kimseden insanlık dilenmek, acımızı tanımasını beklemek zorunda kalmayacağımız; yasımıza izin istemeyeceğimiz; yitirdiğimizi anlamasını rica etmeyeceğimiz bir düzen istiyoruz.
HATİCE ÇOBAN
Kaç kent dayanır?
Kaç şehir taşır aynı acıyı, aynı sessizliği, aynı bekleyişi?
Kaç anne dayanır evladının yasını tutmaya?
Kaç kişi anlar yaşanan acıyı?
Kaç kişi, bütün bunların karşısında "inanca saygı"dan, "dine saygı"dan, "devlete saygı"dan söz ederken, bir kez olsun insanı hatırlar?
İnsan.
Can.
Yas.
Bunların hangisi önce gelir?
Peki, yas tutmanın inançlardaki yerini kaç kişi bilir?
Bir annenin çocuğunun cansız bedenine kavuşabilmek için günlerce beklediği bir ülkede, hangi hukuk cümlesi teselli olabilir?
Yas hakkımızı sorgulayanlara hatırlatıyorum.
Cansız bedenlerimiz kokmasın diye buzdolaplarında bekletildik.
Çocuklarımızın bedenleri kargo kutularında teslim edildi bize.
Evinin önünde katledilen annelerimizin cansız bedenleri kurda kuşa yem olmasın diye, yedi gün yedi gece beklendi.
12 yaşındaki çocuklarımız 13 kurşunla öldürüldü.
Yaşları büyütülerek darağacına gönderilen kardeşlerimizle aynı kaderi paylaştık.
Yakılan köylerimiz, boşaltılan evlerimiz, zorla yerinden edilen insanlarımız, onurlarını kırmak için köy meydanlarında dışkı yedirilen insanlarımız ve zulmün daha başka her hali hatırımızda.
Bunları anlatmak bile insanın dilini ağırlaştırıyor.
Bütün bunların yanında bize dönüp "yasınızı tutmayın mı” deniliyor?
İnsanın acısını görmeyen, annenin feryadını duymayan, çocuğun ölümünü yalnızca bir rakama indirgeyen bir anlayışın karşısında, bizden yalnızca susmamız ve beklememiz mi isteniyor?
Peki bekler miyiz?
Bir toplumun hafızasının silinmesini, sonra da hiçbir şey olmamış gibi, "artık geçmişi konuşmayalım" denilmesini kabul eder miyiz?
Ben kendi adıma böyle bir hafızasızlık gösterirsem kalbim kurusun.
Yukarıda saydığım acıların bir halka reva görülmesini meşrulaştıranlardan, bugün dönüp "insanlık" adına konuşmalarını beklemiyorum.
Yine de bir şey diliyorum.
Eğer inandıkları bir inanç varsa dönüp ona baksınlar.
Eğer kutsal dedikleri bir değer varsa onun karşısında kendi ellerine baksınlar.
Eğer devlet diyorlarsa devletin yalnızca sınırdan, bayraktan, makamdan ve otoriteden ibaret olmadığını hatırlasınlar.
Devletin karşısında insan yoksa devletin anlamı da yoktur.
Yas tutan bir annenin karşısında insanlıktan, empatiden kırıntı yoksa geriye hangi kelime kalır?
İşte mesele tam da burada.
Biz gerçekten neyi bekliyoruz?
Onların gelip "haklısınız" demesini mi?
"Özür dileriz" demesini mi?
"Bunlar yaşanmasaydı" demesini mi?
Ben kendi adıma bunların hiçbirini beklemiyorum.
Beklentim bedel ödeyenlerden...
Hatırlayalım.
Konuşalım.
Soralım.
Belgeleyelim.
Çocuklarımıza anlatalım.
Bir daha hiçbir annenin çocuğunun cansız bedenini günlerce beklemek zorunda kalmayacağı bir ülke için düşünelim.
Bir daha hiçbir çocuğun adı bir kurşunla, bir darağacıyla, bir işkenceyle anılmasın diye düşünelim.
Bir daha "devlet" denildiğinde insan ürkmesin.
"Yasa" denildiğinde adalet hatırlansın.
"İnanç" denildiğinde merhamet gelsin akla.
"Yas" denildiğinde ise herkesin yas tutma hakkı olduğu bilinsin.
Yas, yalnızca ölülerin değil, yaşayanların da hakkıdır.
Belki de en temel mesele budur: Biz kimseden insanlık dilenmek zorunda kalmayacağımız bir düzen istiyoruz.
Kimseden acımızı tanımasını beklemek zorunda kalmayacağımız...
Kimseden yasımıza izin istemeyeceğimiz...
Kimseden çocuğumuzun ölümünü anlamasını rica etmeyeceğimiz...
İnsanın yalnızca insan olduğu için değer gördüğü bir düzen.
Benim beklediğim budur.
Gerisini beklemiyorum…