Bernard SHOW
Çocukluğumun kursağında kalmış lisanım. Varisi olduğum bu lisanın sefasını çekemedim çocukluğumda. Kullanım ve öğrenim alanı ebeveynler ve yaşadığım çevremle sınırlı olan bir dilin, lisanın hikayesi düğümlenmiş boğazıma…
Yedi yaşındaydım…
Dört delikli kocaman düğmeleri olan kara bir okul önlüğü alınmış bana. Tek göz çıtçıtlı bir çanta ve çizgili bir defter, bir kurşun kalem, açacak ve kokulu bir silgi okul serüvenimdeki ilk arkadaşlarımdı. Buruk bir sevinçle okula başlayacağım ilk günü iple çekiyordum. Çünkü Kürtçe doğan ben, Türkçe tek kelime bilmeyen yine ben, Türkçe konuşan öğretmenlerimden abeceyi öğrenecektim. Ama nasıl? Annem babam gibi anlayabilecek miydim öğretmenimi? Ya da belki “Türkçe’nin Kürtçe kopyasını vereceklerdir sınıf arkadaşlarım” hayalini canlandırıyordum kafamda.
Beklenen gün geldi. Okulda üç yıldır eğitim gören komşu çocuğun oğlu, Ahmet abinin peşine taktılar beni. Merak ettiklerimi, okul bahçesine varıncaya kadar, yağdırdım üzerine. Sorduğum soruların bir kısmının baştan salma, bir kısmının da yanıtsız olduğunu görünce, çoğu sualimin tercümesini o dahi bulamamıştı besbelli. Çünkü o okulun bütün çocukları doğudandı. Çünkü okul doğudaydı…
Artık okul bahçesindeydik. Nizami bir sıra sistemine yerleştirdi beni Ahmet abi. Bir sürü kepçe kulak arasından, merdivenlerin üstünde hepimize yüzü dönük, saçları özenle örülmüş bir abla vardı. Ellerini arkasından bağlamış, melodik olmayan bir eserin şefliğini yapmaya başladı. Avazı yettiğince bağırarak sesini duyurmaya çalışan bu Şef’in her dediği koro tarafından tekrarlanıyordu. Ben ise bilemediğim bir dilin ezikliğiyle bu repertuvara, uygunsuz bir artikülasyonla dudaklarımı oynatıyordum sadece.
Tam bir yıl sürdü bu eseri ezberleme çabam. Ve beş yıl boyunca “varlığımı, Türk varlığına armağan ettim” Türkçe okuyup, yazıp, konuşabilmek için. Peki ya anadilim olan Kürtçe?
Kürtçe okul kümesinde etkisiz bir elemandı. Çocuktum ama çok iyi hatırlıyorum nasıl da asimile edilmeye çalışılan bir dilimin olduğunu. Öyle ki, Kürtçe dinlemek dahi çoğu durumlarda suçtu. Nasıl mı?
O dönemlerde Kürtçe müzik kasetlerini, öyle müzik marketlerinin raflarından değil, bin telaşla gizli gizli temin edilirdi. Ve bu vahiy değerinde görülen stran albümleri, yarım yamalık, doya doya dinlenilmeden, sırf eve yapılacak ani bir baskına karşı, evin bahçesinde toprağın altına gömülürdü. Hemen hemen her evin bahçesi bir kaset kabristanıydı adeta…
Bir müzik kasetinin böylesine sır gibi temin edilmesi de temin edildikten sonra dinlenmesi de çok tehlikeliydi o dönemler. Müzik gibi evrensel bir sanatın Kürtçesi yasaktı bu ülke de. Zira yakalandın mı, ömürle bedel vereceğin çarşaf gibi bir faturayla yüz yüze gelirdin.
Dinlemek tek değil, en az dinlenilen şarkının sözlerinin mırıldanması da zaman zaman kabahatti. Hatta Apê Musa’nın dile getirdiği gibi melodik bir ıslığa dahi Kürtçedir diye şiddetli ikazlar yapılıyordu. Sahi, bir ıslığın dili var mıdır? Sahi Musa Anter, TRT Şeş ve rayındaki yayın yapan devlet himayesinde kuruluşları görseydi, nasıl bir tepki gösterirdi acaba? Muhtemelen, midesi hazmedemez, kusardı. Çünkü bir yandan dilimiz için bunca bedel veren biz Kürtlere tasfiye, dayatma, asimilasyon ikram edilir iken, bir yandan da Kürtçe yayın yapan TRT Şeş gibi armağanlarla mükafatlandırılmamız hazmedilemezdi. Bu çarpıklığı, bu yaman çelişkiyi gören herkes, gülmeye kalmadan kusmuştur kuşkusuz. On iki yaşındaydım… Artık beş yıllık dil eğitimi bitmiş, ilim öğrenmek için, yakası kolalı, metal düğmeli şık ceketin içine kravat giyme dönemine girdim. Henüz çok iyi olmayan bir diksiyonla sınıf arkadaşlarımızla daha çok kaynaşır, daha sosyal bir model sergiliyorduk. Bu arkadaş çevresiyle bilgi, belge ve araç gereç paylaşımına başladığımız dönemlerdi. Tam da bu nokta da sınıf arkadaşlarım arasından birinden, bana en şanslı olduğumu hissettirecek bir hediye aldım. Değerli Apê Musa’nın öz torunu olan bir sınıf arkadaşım, dedesinin bir hikaye kitabını bana hediye etmişti. Benden önce kendisine yakın bulduğu birkaç arkadaşına bu kitabı hediye etmeyi denemiş ama hepsinden geri iade edilmişti. O dönemin dayatılmasından kaynaklanan Kürtçe kavramı bu arkadaşımı de benim gibi hem üzmüş hem de hayal kırıklığına uğratmıştı. Çünkü hediye edinilen kitap, Musa Anter tarafından Kürtçe yazılmıştı. Çünkü hayatlarında Kürtçeyle gördükleri ilk kitabın okunması ve okunurken anlaşılmaması, benden öncekilere anlamsız gelmişti. Çünkü bir dile kilit vurulmuştu. Çünkü…
Büyük sayfalı, rengarenk resimlerle donatılmış, kalın kaplı olan bu kitap, “kurnaz tilki ve kümes tavuklarının” hikayesini anlatıyordu. Tasarısı iyi olan bu kitabın anadilim olan Kürtçeyle yazılması beni çok mutlu etmiş, arkadaşıma teşekkür ederek bu hediyeyi kabul etmiştim.
O gün derslerin bitimini heyecanla beklemiş, biran önce gidip kitapla baş başa kalmak için evin yolunu iki adımda bitirmiştim. İlk defa Kürtçe bir kitabın varlığından haberdar olan annem ve kardeşlerim etrafıma toplanmış okumamı bekliyorlardı.
Kürtçe de Türkçe gibi Latin alfabesiyle yazıldığından okuyabileceğim kanısındaydım. Ancak sadece ebeveyn ve yakın çevremden öğrendiğimden daha fazla Kürtçe sözcüklerle cümleler kurulmuş. Bu yüzden de çoğu yerini anlayamıyor, ara ara anneme dönerek “bu kelime neyi anlatıyor acaba?” diye soruyordum.
Hikayenin akışı, üslubu ve resimleriyle, inisiyatifimi kullanarak birkaç kelimenin anlamını kestirebiliyordum. Hüzün ve mutluluğu bu kitapla yaşıyordum. Bir yanım Kürtçe olmasına çok sevinir iken, diğer yanım neden öz dilim olan bu kitabı anlamakta güçlük çekiyorum diye sızlanıyordu. Neden!? diyordum kendi kendime…
Neden doğduğum topraklarımda Kürtçenin de eğitimini göremiyorum? Niçin bu derece önemsenmediği yetmiyormuş gibi yasaklanmaya çalışılıyor bu lisan? Neden’i Niçin’i çok söylettirmesinin yanı sıra birçok şeyi de öğretmişti bana.
İşte sırf bu yaşadıklarım yüzünden Kürtçe eğitim öğretimi destekleyecek ve arkasında duracaktır emsallerim. Çünkü bu acıyı bizler çocuklarımıza yaşattırmayacağız.
Yıllarca yok edilmeye çalışılan bir halkın en doğal hakkı olan anadiliyle eğitim öğretim görmesinin hem evrensel olarak hem de bireysel olarak hakkıdır. Bu noktada TZPKurdi’nin Kürtçe eğitim görme talebini desteklemek ve bu coğrafyanın gerçeği olan Kürtçe diline sahip çıkmalıyız.