Anadolu… "Güneşin doğduğu ülke!" Kadim tarihin acılı yurdu! Yaşı bilinmez! Şairin dilinde "Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır!" Haklı ile haksızın, hakikat ile zulmatın savaş alanı… "Utanır fıkaralıktan, Ele güne karşı çıplak… Üşür fideleri" Anadolu deyince akla zalimler, katiller, huysuzlar, hırsızlar gelmez. Anadolu sözcüğü yurt ismi olmaktan öte hakikatin adıdır. Sihirli, lirik, duygu dolu bir çağrışımı vardır. Sanki bir şiirin, deyişin, hiç bitmeyecek destansı bir romanın adıdır Anadolu…
Irmaklar ummanlara ulaşmak için aşk ile akar. Göller zamanın ve insanın acımasızlığına direnir! Dağlar dervişlerin yarenidir. Yolların menzili sıla ile gurbet arasında hasretin kavşağı, ayrılığın türküsüdür. Toprağı aşıkların "Sadık yaridir." Anadolu "Şairlerin, bilginlerin dünyalarında" kalmıştır "Bir başına…" Anadolu… Evvelde "Tanrıçaların, tanrıların" güncelde pirlerin, uluların, velilerin yurdu, insanlığın eşiğidir.
Mezopotamya… İki memesinden iki yaşam akan anadır Mezopotamya! Fırat ile Dicle insanlığı bebeklikten erişkinliğe yetiren ana sütü gibidir. Dağı, toprağı, yolu, yolağı, gölü, ırmağı, gülü, çiçeği Anadolu kokan Mezopotamya! Anadolusuz Mezopotamya olur mu? Anadolu ve Mezopotamya kendi bağrında yaşanmış onca umarsız aşka rağmen yarenliği Hak’tan gelen iki sevgilinin adıdır. Anadolu insanlığın eşiği, Mezopotamya da İnsanlığın beşiğidir.
Yaşam dediğin eşikle beşik arasında üç nefeslik bir menzildir! Bu üç nefeslik menzili Anadolu ve Mezopotamya’nın kadim halklarına zehir edenler "Uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan" Anadolu’ya kurt donunda geldiler. Kurt donunda gelenler bin yıldır insanlaşamadı.
Bir de Mezopotamya’dan Anadolu’ya güvercin donunda gelenler var. "Güvercinden daha masum bir varlık bilseydik onun donunda gelirdik!" demişti Hünkar Hacıbektaş. Anadolu ve Mezopotamya halklarına korku salmaya, zulüm iktidarının gölgesinde "Tek kimlik" yaratmaya çalışanlara karşı "Yetmiş iki millete/ Bir nazarla bakmayan/ Kırk yıl müderris olsa/ Hakikatte asidir!" dedi.
Siyaset ile hakikati kah ayrıştıran, kah buluşturan narin çizgi, kurt ile güvercin arasında bir yaşam savaşına dönüştü. Kurt bütün vahşeti ve yabaniliği ile korku salarken, güvercin bütün zarafeti ve narinliği ile yaşamı üretmeye çalıştı. Kurt kanla beslendi, güvercinin gıdası doğa ananın rahmi oldu. Kurt, Anadolu ve Mezopotamya gibi Hak’tan sevgili olan iki cananın insani değerlerini inkar etti. Güvercin iki sevgilinin sevdasını iki kanadında taşıdı. Kurt karanlık, güvercin aydınlıktı. Kurt kurnaz ve saldırgan, güvercin masum ve mazlumdu.
Bin yıldır Anadolu ve Mezopotamya’da yaşanan durum güvercinin kurda karşı yaşam mücadelesidir. Güvercin yaralıdır, kanadı kırılmıştır. Onu sağaltacak olan Anadolu ve Mezopotamya halklarının güvercin sevgisinde buluşması olacaktır.
Güvercin Mezopotamya’da Ehmedê Xanî, Feqiyê Teyran, Mem û Zîn… Anadolu’da Hacıbektaş, Yunus Emre, Ferhat ile Şirin’dir. Güvercin Mezopotamya’da Seyit Rıza, Anadolu’da Pir Sultan Abdal’dır. Kurdun zulmü güvercinin ilmi kadar uzun ömürlü olamaz.
Anadolu’yu, Mezopotamya’ya ulaştıran yollarda fosilleşmiş kurt izleri olsa da heyecanlı bir güvercin telaşı da var. Yaz boyunca vardığımız, gördüğümüz, erdiğimiz, girdiğimiz her eylemin, etkinliğin, "Festivalin" görüntüsünde güvercini gördük. Güvercini "Aciz" belleyenler belleklerinin yanılgısı ile kalacaklardır.
Anadolu ve Mezopotamya’nın kadim sevdasını kurdun doymak bilmez açlığına kurban vermemenin çaresi çok kültürlü, çok inançlı toplumsal yapıyı bilmek, tanımak, korumak, gözetmek, saygı duymak ve yaşanabilir ölçekte kalıcı kılmaktan geçmektedir.
Zaman kısa… Yol yokuş… Yokuş ne kadar dik olursa olsun yol yokuştan aşar! Kaldı ki güvercinin kanatları var…