Nagihan AKARSEL

 

Rüyanın Öte Yakası kitabında Ursula K. Le Guin şöyle der, “Orr omuzları çökmüş bir halde bir süre oturdu. Yalancı! Neden yüzüme karşı yalan söylüyorsun? diye haykırmak istiyordu Haber’a. Ama bu dürtü yeterince güçlü değildi içinde. Hem haykırsa da eline bir şey geçmeyecekti. Bugüne dek yaşadıklarından anlayabildiği kadarıyla, Haber dürüst davranmaktan acizdi. Çünkü öncelikle kendine yalan söylüyordu”.

Hal û ahvalimiz nicedir böyle. Haykırmak istediklerimiz içimizde düğüm düğüm. Kişiselin ötesine geçen toplumsal bir hezeyan durumu… Bir yanımız Suruç ile başlayan ve Suruç ile devam eden katliamlar silsilesine karşı Orr’un dediği gibi, “Haykırsam da elimden bir şey gelmez” haleti ruhiyesi içinde. Ve Sartre’nin deyimiyle, “Her yanda tertemiz gülümseyen, ama gözleri tükenmiş boşalmış yüzler…” Her yerde birbirine tutunmaya çalışan ama tutunduğu şey elinden kayıp giden insan çehreleri... Her yerde bir fırtına öncesi sessizlik hali... Ve her yerde acıya dayanmanın inanılmaz aklı… Göz göre göre yalan söyleyenlerin çıplaklığı karşısında utanma hali… Kendine yalan söyleyenlerin kurduğu bir sistemi hangi yöntemle, hangi iyilikle yıkacağını yeterince düşünmemenin dayanılmaz ağırlığı… Kısaca bir gaflet hali…

Bir yanımız ise… Televizyonun başında iki oğlu ve eşi katledilen annenin Emine Şenyaşar’ın çığlığına odaklanıyor. İsmi Zilan… 6 yaşında Soran bir kız çocuğu… Germiyanlı… Bir o anneye bakıyor, bir annesine… Uzun saç örüklerini önüne alıyor… Ve başlıyor ağlamaya… Annenin ne dediğini anlamıyor aslında ama hissediyor… Dışarıya çıkıyor sonra… Sokakta oynayan arkadaşlarına katılıyor. Ve bir yarım saat sonra o çocukların oynadıkları oyun… Anneyi kurtarma operasyonu… Ya da Kürdistan’ı kurtarma operasyonu… Bu sefer biz içerde oturan büyüklerin gözleri doluyor… Emine annenin gözyaşları Kürdistan’ın gözyaşları işte… Durmadan akan gözyaşları… Tesellisi gözyaşları olmayan dayanılmaz bir acı…  Bir yanımız “Yaşadıklarım zulmün ötesinde” diye haykıran Emine Anne’nin çığlığına odaklanıyor. Her bir acının önceki acıya kök söktürdüğünün bilinciyle yapıyor bunu… Acımasızlaşan yönelimlere karşı bir hınç biriktiriyor. Ve buna karşı birlikte güçlü olmanın yollarını arıyor…

Ama bir boşluk var arada… Bir parçalılık var. Faşizm tek tek yöneliyor. Tek tek oynuyor. Ve bizler bunun karşısında en liberal yöntemlerle direniyoruz aslında. Sosyal medyada duygularımızı ifade ederek deşarj oluyoruz. Farkındalığımızı bazan böylesi yazılara dökerek bir tatmin olma hali yaşıyoruz. Bir oy ile bu sistemi bu çarkı değiştirebileceğimize o kadar çok inanmak istiyoruz ki… Elbette bunların hepsi kurtuluşa hizmet eden yöntemlerdir. Kötü konuşan, kötü yazan bürokratlara karşı savaşacağız elbette. Dilin düşüncenin eylemin bütünlüğü elbette olacak. Ancak karşımızdaki zulüm gün geçtikçe daha da artıyor, acımasızlaşıyor. Bu yöntemler bu zulmü yıkmaya yetmez… Katliamlarla üzerine gelen faşist bir rejime karşı donanımlı olmak ve daha bütünlüklü bakmak şimdi hayati önemde.

Emine Anne’nin çığlığı bize gözü kara bir sistemin Suruç’ta, Ankara’da Amed’de yaptığı katliamların devam ettiğini, resmi bir şekilde gözünün içine baka baka yapıldığını anlatıyor. Emine Anne’nin acısı faşist diktayı yıkmak için öğretimize dayanmanın bütün hazırlıklarımızı savaşa göre yapmanın gerekliliğini şimdi her zamankinden daha fazla anlatıyor.