Savaşta, önce söz bozuluyor, kelimeler, ağızda çürüyor, yazının estetiği dibe çöküyor. Topyekün bölgesel bir savaş sözkonusu ise enstantanelerini, günlük yazıya sığdırmak imkansızlaşıyor.

Söze, rastgele dalmak gerekiyorsa, AKP rejimi diline, eline doladığı dini nasıl benzettiyse, savaşı da öyle kirletmeye başladı. Havuzların çamur ve çirkefiyle Kürtler arasına dalmış, ortalığı birbirine karıştırıyor, nafile bir çabayla herkesi birbirine düşürmeye çalışıyor.

O kendine yakışana devam ededursun savaş, bazı hallerde, yalanları da ters yüz edip, hakikatleri aydınlığa çıkarıyor. Eğer savaşın yakıcı sıcaklığı olmasaydı, halkı dolandırmaya çıkan ve inandırıcı olmak için, camide gösteri yapan ırkçılar, ülkeyi soyulacak dükkan olarak gören hırszlar, yalancılar, dolandırıcılar, soyguncular, katiller ve IŞİD’li tecavüzcüler bile İslam dindarı, iyi Müslüman olarak kabul edileceklerdi.

Kürdistan da, kağıt üzerinde TC bütününün kaynaşmış, yekpare parçası, Kürtler de yuttaş gösterilecek, Potamyalı Recep’in bu konudaki "sevgili kardeşlerim" nutukları ise sahici olarak kabul görecekti.

Oysa savaşın kan, barut ve boğucu kokuları, bu yalanları ters yüz etti. Kürtler ters yüz olan gerçekle, yurttaş olmak bir yana insan bile sayılmadıklarını anladılar.

Çünkü, bir Kürt doğarken anneleri, babalarının yerde, postala paspas olduğunu görerek dünya ile tanışırlar. Yamalı giyitler içinde, yalınayak, yarı aç büyür. Bu süreçte, Potamyalı Recep’in Faşizme övgü şeklinde, vicdan pınarı olarak gösterdiği Türk devleti tarafından, geleceğin düşmanı tanısı ile fişlenip takibe alınır.

Annesi, babası ve topyekün halkının böğrüne inen postala isyan ederse, polisçe coplanıp gazlanır, gazlanan, sövgüye bulanır. Amelelik, ırgatlık için gittiği Türk ellerinde, Antalya’nın Kaş kasabasında Mahir Çetin’in başına geldiği gibi "medeni insanlarca" dövülerek öldürülür, Bursa’da, İzmir, Manisa, Orta Anadolu, Kardeniz ve her yerde aniden galeyana gelmiş "Devlet Bahçeli şereflisi, yüce Türk ırkının temsileri" kalabalığının linç saldırısına uğrarlar…

 O, Kürt avında ölü Kürt değilse eğer, "Türk askeri" olma vardiyasına alınır. Kışlada ensesi, göğsünden vurulduğunda, kimse suçlu değil tutanağına, "intihar etti" diye yazılır.

Sağ kalmışsa, kardeşini vurmak üzere cepheye sürülür. Vurulursa, en son Şiirtli ve Adıyamanlıya yaptıkları gibi, birden bire kıymete biner. "Şehit Mehmetçik" diye payelenir. Onun için, Televizyonlarda yayımlanmak üzere ağlama gösterisi bile düzenlenir. Türk büyükleri, ağlayan gösterinin unsurları olarak ekranları doldurur. Gazeteler, fotoğrafının üstüne "ciğerimiz yandı" manşeti çeker. 

Yalanı, dolan amaforu sahiplerine, girişteki rastgele dalış söylemiyle, Kürdistan hiç bir zaman, birleşik vatanın parçası, Kürtler de vatandaş olmadı. Kürtler isteseler bile kabul etmediler. El ve iş birliği ile düşman diye öteye itelediler.

Söze rastgele dalışla, ilgisine hatırlatmak gerekiyorsa eğer, aklı başında yöneticileri olan, hatta tepesine çetelerin çöreklendiği hiç bir devletin kendi vatanını topa, tanka, uçaklarla kimyasal bombalara tuttuğu görülmemiştir.

Palavrayı bırakıp, gerçeği söylemek gerekiyorsa eğer, tanklar, toplar, uçakların kullanıldığı savaş yalnızca ülkeler arasında olur.

Türk devleti 90 yıldır Kürtlerle savaş halinde. Türk ordusu, "ortak vatanı" bombalıyor, "öteki vatandaş" olan Kürt kadınları, bebek ve ihtiyarlarıyla savaşıyor. 

Bir orduyu kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlarla savaştırmaya utanmıyor musunuz desem ne fayda, köyler yanıyor.

IŞİD ve benzeri İslamcı çete devletlerinden başka, TC benzeri ülkesini ve üstünde yaşayan vatandaşını bombalayan, yurttaşının evini-barkını, köyünü yakıp, insanları aç, açıkta bırakan devlet var mı yer yüzünde?

Kürdistan dağları, dini ve dindarlığını sevdiğim AKP rejiminin, askeri yasak alan olarak atış poligonuydu. Kürt düşmanlığının kiniyle, gece yarısı Kandil dağlarının eteklerine sızıp, bomba yağdırarak köylüleri yatağında öldürüyordu. AKP’nin sülalesi sevilesi "en soğukkanlı dindarı" Bülent Arınç, köy bombalama için "alçakça yalan" diyordu.

Arınç nereye koyacak, ne tarafa fırlatacak bilemiyorum, ama her katil ve eseri katliam bir alçaklıktı. Türk savaş uçaklarının Kandil Dağı eteğindeki Zergelê Köyünde yarattığı enkaz ise katillerin kimliği, alçaklığın belgesiydi.