• Müzakerenin ikinci aşamasında kimle kime karşı ve ne için eylem birliği sorusu önem kazanacaktır. İşte bu soru, YENİ Parti yönetimine karşı tutumun önemini gösterir.

VEYSİ SARISÖZEN

YENİ Parti milletvekilleri, 'çerçeve yasa’ya 35 'evet'e karşın 55 'hayır' oyu verdi. Arkasından 90 imzayla YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in etrafında “kenetlendiklerini” açıklayan bir bildiri yayımlandı. Bildirinin amacı, YENİ Parti’de bir ayrışma olmadığını ilan etmekti. Oysa oylama, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en büyük sorun olan Kürt sorununda CHP geleneğinden gelen bir partide ilk defa iki karşıt eğilimi ortaya koymuştu. Bu sonuç “yeni”dir.

CHP, Kürt sorununda çözümsüzlüğün partisi olduğu halde, ilk defa parti çözümsüzlükte “birliğini” koruyamadı. Üstelik CHP tarihinin tersine davrananlar, parti içi muhalif bir grup değil, YENİ Parti liderliği ve yönetimidir. 90 imzalı bildiriye rağmen Özgür Özel ve yönetiminin Kürt sorunu söz konusu olduğu zaman azınlıkta kaldığı bir gerçektir. Bu durumda değerlendirme yaparken vurguyu “çözümsüzlük yanlısı” çoğunluğa mı yoksa “çözümden yana” olduğunun ilk ve elbette zayıf işaretini veren “yönetici azınlığa” mı vurmalı? Bana sorarsanız bu durumda azınlıkta kalsalar da “yeni ve değerli olan” Özgür Özel ve parti yönetiminin tutumudur. Çoğunlukta olanlar ise CHP’nin tarihsel kodlarını doğal olarak YENİ Parti’ye taşıyanlardır. 90 imzanın içinde yer almaları ise her parti toplantısında ana slogan haline gelen “iktidar” umududur.

Bu saptama, YENİ Parti’ye karşı takınılacak tutumun ne olması gerektiğini açıkça gösteriyor. Kürt sorununda çözüm isteyenler, AKP vekillerinin “boş kağıda” oybirliğiyle imza atmalarına mı değer vermeli, bu nedenle de YENİ Parti vekillerinin çoğunlukla “hayır” demelerini mi eleştirmeli? Sanırım böyle bir tutum, ne müzakere sürecinin ikinci aşamasında işe yarar ne de müzakere dışında demokrasi mücadelesine bir yarar sağlar. Doğru olan, zayıf ama “yeni” olan tutumu desteklemek, 'hayır' diyenlere ise “ayrımlı” yaklaşmaktır. Bir başka ifadeyle, 'hayır' diyenlerin arasında Tuncay Özkan gibi aşırı ulusalcıların yanında bu aşırı ulusalcıların saldırılarını etkisizleştirmek için az sayıda 'hayır' diyenler de vardır. Böyle bir tutum almak, eğer YENİ Parti’nin Türk çoğunluklu tabanıyla “Türk-Kürt tarihi ittifakı”na gitmek isteniyorsa yerinde olur. Yok eğer böyle bir politika yoksa “görüldüğü gibi bu YENİ Parti de CHP’den sırf iktidara gelmek için can atanların devamıdır” diyerek işin içinden çıkılabilir.

Benzer bir tutum, şu anda MHP’ye karşı izleniyor olmakla birlikte AKP’ye karşı aynı vurguyla izlenemez, çünkü Erdoğan’ın kişisel otoritesiyle varlığını sürdüren AKP, Erdoğan sonrasında dağılmaya mahkumdur. Elbette bu partinin “muhafazakar Türk çoğunluğu”, en az YENİ Parti’nin “laik Türk çoğunluğu” kadar Türk-Kürt tarihi ittifakı bakımından önemlidir. “Laik Türk milliyetçisi” YENİ Parti tabanı ile “muhafazakar Türk milliyetçisi” AKP tabanının, Kürt sorununda çözümsüzlükten bir milimetre uzaklaşması bile Türkiye’nin siyasi ortamında, (abartarak söyleyeceğim) “devrim” niteliğinde sonuçlar doğurur.

Böyle bir sonucun doğmasının şu andaki en gerçekçi yolu, YENİ Parti’de 'çerçeve yasa’ya evet oyu veren Özgür Özel yönetimini desteklemek ve AKP’de ise Erdoğan sonrasında bu partinin tabanında Kürt halkının mücadelesine karşı önyargıları kırmanın mümkün olacağını görerek bu tabana seslenmektir.

Elbette YENİ Parti yönetimi ile AKP’nin tek yöneticisi Erdoğan arasındaki farkı vurgularken, Erdoğan ile müzakere masasında oturulduğunu unutmuş değilim. Bildiğim ve desteklediğim tutum, APP ile “ittifak” değil, “müzakere” yapıldığıdır ve müzakerenin doğası gereği Erdoğan’a “savaş açma” zamanının olmadığıdır.

'Çerçeve yasa' artık TBMM’den geçti. Tartışmalar geride kaldı. Şimdi gözlerimizi müzakere sürecinin ikinci aşamasında, ilk aşamada “silahsızlanma ve yasallaşma” sorununun arta kalan görevlerine ve yeni aşamada demokratikleşme amaçlı görevlere çevirmemiz gerekiyor. Demokratikleşme sürecinde kimle, kime karşı olunacağı sorusu asıl şimdi önemlidir. Bizim açımızdan “silahsızlanma ve yasallaşma”, artık işlevini ve zamanını doldurmuş silahlı ve illegal mücadeleden Hareket'in yenilenmesi temelinde yeni ve siyasi toplumsal mücadeleye geçiş stratejisidir. Buna karşılık diğer partilerin ezici çoğunluğu için hedef, Hareket'i silahsızlandırarak tasfiye etmek, Kürt halkını örgütsüzleştirmektir. 'Çerçeve yasa' etrafında oluşan geniş desteğin içinde bu iki eğilimin geçici uzlaşması gerçekleşti, ancak müzakerenin ikinci aşamasında “uzlaşma”, şimdiki gibi kolay olmayacaktır. Muhalefetin bir kesimi “Kürtsüz ve Hareketsiz demokratikleşmeden” bir kesimi “Kürtlü ve yasal, silahsız Hareketli bir demokratikleşmeden” yana olacaktır. AKP iktidarı ise demokratikleşmeye “kendi iktidarını sürdürme” hedefiyle yaklaşacaktır.

Bu durumda müzakerenin ilk aşamasından farklı olarak “müzakere ve mücadele” ikileminde “mücadele” ağır basacaktır. O zaman karşımıza çıkan soru şu olacaktır: Müzakerenin ikinci aşamasında kimle kime karşı ve ne için eylem birliği sorusu önem kazanacaktır. İşte bu soru, YENİ Parti yönetimine karşı tutumun önemini gösterir. Şu anda hem “laik milliyetçi Türk” hareketi hem de Kürt Özgürlük Hareketi, demokratikleşme ihtiyacını diğer hareketlerden kıyaslanmaz derecede duyuyor. Demokratikleşme mücadelesi, Kürt halkını silahlı ve illegal mücadeleye mahkum olmaktan kurtaracak, laik milliyetçi Türk halkını da sürmekte olmakta olan darbeyi püskürtmekte Kürt halkına yaklaştıracaktır.

Apocu paradigma, basit bir demokratik reform paradigması değildir. Türkiye toplumunu dini ve etnik kavgalardan kurtaracak ve toplumun önünde duran gerçek sorunların çözümünü sağlayacak paradigmadır. Türkiye yüzyıllık tarihini, “laik Türk milliyetçileri” ve “dinci Türk milliyetçileri” arasındaki yapay kavgalarla kaybetti, bu iki Türk milliyetçiliğinin Kürt halkının özgürlük mücadelesini kanla bastırmak için birleşmesinin ağır sonuçlarını yaşadı. Apocu paradigma, hem Türk ulusunu “laik-dinci” bölünmesinden kurtaracak birlik yolunu gösterdi hem de her iki Türk milliyetçiliğinin Kürt yurtseverliğine düşmanlıktan kurtulmasıyla tarihi Türk-Kürt ittifakının yolunu açtı.

Açılan bu yol ise toplumun gerçek sorunları olan merkezle yerel, emekle sermaye, egemen erkekle kadın, savaşla barış, ekolojiyle tüketici sistem arasındaki mücadelenin yolu olacaktır. Paradigma, işte bu mücadelelerin üstünü örten tüm yapay kavgalara son veriyor. O nedenle devrimcidir. Klasik demokratik devrim anlayışını, çağımızın çok katmanlı sorunlarının çözümü temelinde yeni bir anlayışa yükseltiyor.

Bu paradigmanın hayata geçirilmesinde müzakere sürecinin birinci aşamasından ikinci aşamasına geçiş, sanılandan çok daha büyük sonuçlara yol açacaktır. Eğer biz müzakere ile mücadele diyalektiğinin gereklerini kendimizi komünalizm yolunda yenileyerek yerine getirebilirsek. Demokratikleşirken yeniyi inşa etmek, inşayı sonraya ertelememek paradigmanın olmazsa olmaz şartıdır.

Bu konuda gazetemizin hafta başında Gültan Kışanak ile yaptığı söyleşiyi okumayı, tüm okurlarımıza tavsiye ederim.