- Yasanın eksiği, gediği, üslubu ve dili üzerine çok eleştiriler yapılıyor. Elbette yapılmalıdır. Herkes konuşmalıdır. Ama şu görülmelidir ki artık çatışma dönemi bitmiştir.
SUAT BOZKUŞ
İki yıla yakın zamandır tartışılan “Çözüm süreci” Meclis’te kabul edilen çerçeve yasa ile yeni bir aşamaya girmiştir. Madem ki, silahlar susmuştur artık siyasetin konuşmasının önünde engel kalmamalıdır. Bütün sorunlar siyasetin gündemine alınmalı ve tartışılmalıdır.
Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan ulusal uyanışlar, Kürtleri de harekete geçirmiştir. Ne var ki, Cumhuriyet tarihine egemen olan tek tek tek’çi anlayış Kürtleri yok etmek için her yola başvurmuştur.
Bu tarih boyunca umumi müfettişlikler, Sıkıyönetim ve OHAL’lerle Kürtler daima bir güvenlik sorunu olarak görülmüş, karakol-adliye ve idam sehpalarında çözülmek istenmiştir. Devlet arşivlerine göre 28 isyan yaşanmıştır.
Kürt yoktu, Kürtçe yoktu!
Devletin her kurumu Kürtlerin yokluğu ve yok edilmesi gerektiği üzerine kurulmuştur. Devletin bütün iç ve dış örgütlenmesi de Kürt varlığına göre şekillenmiştir. Sonuçta dergilerdeki K harfinden bile huylanan DGM savcıları “Bu K harfini görmeyeceğim” diyerek gazetecileri zindanlara atmıştır. 90’lı yıllara gelindiğinde hâlâ Kürt diye bir ulus ve Kürtçe diye bir dil olmadığını ispat etmeye çalışan ‘dil bilimci prof.lar’ vardı.
Bu baskı sistemine tepki olarak silahlı direnişler ortaya çıktı. Bu direniş sürecinde halk bilinçlenip kitlesel direnişlere başladı. O dönemlerde Öcalan “Ne biz devleti söküp atabiliriz ne de devlet bizi yok edebilir. Bu durumda savaşı sürdürmek insani olarak da, siyasi olarak da doğru değildir. Koskoca devletin bir memuru yok mu? Göndersinler konuşalım, ne kaybederler?” diyordu.
Savaş rantçılarının provokasyonları
Savaş rantçısı egemen çeteler o dönemde hem Özal’ı karanlık bir suikastle imha ettiler hem de Öcalan’a yönelik suikast planlarıyla Şam’a, Bekaa’ya suikast timleri gönderdiler.
Suikast girişimleri boşa çıkarılsa da sonuçta Öcalan kaçırılıp İmralı Zindanı’nda tecrit edildi. O günden beri de Kürt direnişini kanla bastırıp boğmak için her türlü zulüm yapıldı. Son on yılda da “Beka sorunu” var denilip her türlü imha yöntemi denendi.
Bütün bu bastırma-susturma yöntemleri boşa çıkarıldıktan sonradır ki yeniden Öcalan ile diyalog kurma yolunu seçtiler. Son iki yıldaki süreç buna dayanıyor. Daha önceki diyalog ve çözüm süreçlerinde de halkın ezici çoğunluğu çözümden yanaydı. Ancak iktidar sahipleri bu çözüm gücünü gösteremediler ya da göze alamadılar. Bunun sonucu onbinlerce cana ve hesap edilemez ekonomik kayba yolaçtılar. Bölgedeki olumsuz gelişmelerden paniğe kapılan Bahçeli “İç cephemizi sağlam tutmalıyız” diyerek yeni bir diyalog sürecini başlattı. Bu defa açıkça “Kimse gitmezse gerekirse ben gider İmralı ile görüşürüm” diyerek durumun aciliyetini ve önemini ilan etti. Sayın Öcalan da bu çağrıyı cevapsız bırakmayıp tarihi öneme sahip adımlar attı.
Bütün bu gelişmelerin sonucu olarak iki yıla yakın süren bir çalışmalar sonunda “Çerçeve yasa” çıkmış bulunuyor. Yasanın eksiği, gediği, üslubu ve dili üzerine çok eleştiriler yapılıyor. Elbette yapılmalıdır. Herkes konuşmalıdır. Ama şu görülmelidir ki artık çatışma dönemi bitmiştir. Bu yasaya karşı olsa bile hiç kimse savaşın kaldığı yerden sürmesini savunmuyor ve istemiyor. İyi Parti ve ZP gibilerin derdi de üzüm yemek değil bağcıyı dövmektir. Halk içindeki en geri kesimleri kışkırtıp oy devşirmek istiyorlar. Ama bu tehlikeli bir oyundur ve bumerang gibi sahiplerini vuracaktır.
Meydan çıkıp sorsunlar
Silahlar sustu ve artık siyaset konuşuyor. Halkın her kesimi de konuşacak. Bundan korkmamak ve halka güvenmek gerekiyor.
Silahların tekrar konuşmasını isteyen var mı? Varsa çıksın meydana bakalım...Bu vakitten sonra dinleyecek kimseyi bulamazlar.
Gaziler, şehitler ve zindanlardakiler üzerinden kışkırtmalar yapmak hem halk düşmanlığıdır hem de halka ihanet etmektir. Ancak iktidar sahiplerinin bugüne kadar yaşananlardan ötürü halklarımıza, acılı ailelere bir özür borcu vardır. Fazla vakit geçirmeden bu borçlarını ödemeleri gerekir.