Devlet erkine yaklaşmak Aleviliği Alevilik yapan “mazlumun yanında olma” refleksinin ipotek altına alınması anlamına geliyor. Aleviliğin kırmızı çizgisi olarak gördüğü vicdanı devlet erkine teslim etmeme anlayışının silinmesi anlamına gelir.
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) Yönetim Kurulu Üyesi, Gazeteci, Fuat Ateş ile 24 Haziran’da bölünen Alevi oylarını, Alevileri CHP’den koparamayan temel motivasyonun ne olduğu, devletin Alevileri şiileştirme politikası, seçim sonrasında hukuksal zemine oturan diktatör rejim, tek adam rejiminine karşı Aleviler ve Alevi kurumlarının nasıl bir mücadeleye kanalize olacağı gibi konuları konuştuk.
Sayın Ateş öncelikle 24 Haziran sonrası tek adam rejimi hukuksal bir zemine oturmasından başlamak istiyorum. Siz, seçim sonuçlarını, Aleviler açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Seçim sonuçlarının değerlendirilmesi noktasında kime sorsanız bu soruya alacağınız ilk cevap; “Aman dikkat! Topun ağzında ilk olarak Aleviler var.” Lakin Aleviler yüzyıllardır bu topraklarda hiçbir zaman o topun ağzından uzak bir konumda yer almadılar. O yüzden bu noktayı hızla geçip, “Aleviler bu tehlike karşısında yeterince tedbir alıyorlar mı?” sorusuna bakmakta fayda var. Uzun bir süredir Türkiye’deki muhalefet güçlerine yöneltilen ‘Üzerlerinde ölü toprağı var’ eleştirisi Alevi toplumu için de dillendiriliyor. Ben ise mevcut durumu ölü toprağından ziyade bir rehavet havası olarak nitelendiriyorum.
Belki de Alevilerin cephesinde rehavete neden olan en büyük yanılgı “Bu devirde soykırım olmaz. Batılı devletler mani olur” yaklaşımıdır. Alevi toplumunun yaşadığı kafa karışıklığının bir benzerini yakın zamanda Suriye’de Êzîdîler de yaşadı. Barış kavramına ve yaşamın kutsallığına yaklaşım biçimleri olarak Aleviliğe yakın olan Êzîdîler, Şengal Katliamı ile söz konusu tutumlarını sorgulamak zorunda kaldılar. Sonuç; PYD desteğiyle kurulan 5 bin kişilik silahlı bir birliğe sahipler. DAİŞ işgalindeki topraklarını savunuyorlar. Êzîdî direnişi bize gösteriyor ki; mazlum ve zalim olmak dışında bir seçenek daha var: İncitme ama zalimlerin seni yeniden incitmesine de izin verme! Alevi kurumlarının ve toplumunun önümüzdeki dönem tartışacağı en önemli konu başlığını bu gerçeklik oluşturacak.
Bu seçimlerde Alevi oyları sizce bir blok halinde mi kullanıldı yoksa parçalı mı?
Türkiye’de Kürtlerde dâhil olmak üzere blok halde hareket eden bir toplumsal muhalefetin varlığından söz edemeyiz. AKP iktidarını bu kadar güçlü kılan detaylardan biri de burada yatıyor. Siyasal İslam ülkedeki merkez sağı da aşan bir şemsiyeye dönüşmüş durumda. Bunun karşısında muhalefet güçleri ortak düşmana birlikte çullanmak yerine sırası gelenin kavgaya dâhil olduğu bir performans sergiliyor. Alevi toplumu bu seçimlerde tercihini CHP ve HDP’den yana kullandı. Bu iki partinin tercih edilmesi bağlamında karşılaştırılmasını hakkaniyetli bir yaklaşım olarak bulmuyorum. Bir tarafta onlarca yıldır Alevi toplumunun oy verdiği bir parti, diğer tarafta Türkiye partisi söylemiyle son üç yıldır seçimlere dâhil olan bir başka parti var. Seçmen psikolojisinde “oy verme alışkanlığı” diye bir kavram var. Hala oy pusulasında Anavatan Partisi’ni hatta Demokratik Sol Parti’yi arayan seçmenler var. Bu konuyla ilgili sağlıklı bir sonuca varabilmek için uzun bir zamana ihtiyaç var.
Aleviler bölünmüşlüğü nasıl aşacak?
Alevi ulularından Pir Sultan Abdal’ın en bilinen sözü “Gelin Canlar Bir Olalım”dır. Bu cümlenin bu kadar öne çıkması tesadüfi bir durum değildir. Ve sadece bugünün konusu da değildir. Lakin Alevilere bu eleştiri yöneltirken, sürekli karşılaştırmaya maruz kaldığı Sünni ittifakının tek parçalı bir yapıya sahip olmadığını da belirtmek durumundayım. Buradaki en temel fark Alevi inancı otoriteyi baştan reddeder. Biat ve şükür kültürü üzerinden bu kesimi dizayn edilmesi mümkün değildir. Birlikte hareket edebilme kararlılığı maalesef sadece yaşanılan katliamlar ve acılar sonrasında mümkün oluyor.
Bu sadece Aleviler özgü bir durum da değil. Ortadoğu halklarına baktığımızda acı çekmeden ve bedel ödemeden harekete geçme reflekslerinin var olduğunu söyleyemeyiz. Suriye İç Savaşı öncesinde “yan yana gelmez” denilen Lübnan, Suriye, İran ve Irak’ın oluşturduğu Şii ittifakı bugün Ortadoğu’nun kaderini belirliyor. Keza dört parçalı Kürt hareketi tarihinde belki de ilk defa bazı temel konularda birlikte hareket edebilme refleksine sahip. Demem odur ki; bu coğrafyada bir musibet maalesef çoğu kez bin nasihatten daha evladır.
Bu bedel ödeme üzerine kurulu anlayıştan kurtulmak için Alevi kurumları, 90’lı yıllarda öne çıkan “Kimlik siyaseti” anlayışını güncellemek zorundadırlar. “Kimlik siyaseti emperyalizmin işine geliyor. Kurtuluş sınıf mücadelesindedir” eleştirisine kısmen katılmakla birlikte Alevilerin günümüzde bir var olma savaşı verdiklerini düşünüyorum. Bu noktada özellikle Avrupa’daki Alevi hareketinde “Hak Arama Mücadelesi” endeksli dönemin artık kapandığını düşünüyorum. Yeni dönemin adı ise “Kimlik Siyaseti” olacaktır. Bu noktada, Aleviliğe son yüzyılda asimilasyon politikalarıyla monte edilmeye çalışılan Sünni İslam’a ait söylemler ve ritüeller temizlenerek, Aleviliği sahip olduğu otantik temellerine yeniden oturtmak öncelikli görev olmalıdır. Alevi toplumu başka inançların tecrübelerini yaşamak yerine sahip oldukları inancın zenginliklerini hissettirecek ritüeller tarihin tozlu sayfaları arasından çıkarılarak günümüzün şartlarına uyarlanmalıdır. Bütün dogmalardan ve önyargılardan uzak olan Alevilik inancı ve değerleri, günümüzdeki sorunlara atıfta bulunarak inancın evrenselleştirilmesi çalışmalarına hız verilmelidir.
Aleviler neden CHP’den kopamıyor?
Bu sorunun yanıtını tümevarım yöntemiyle cevaplamakta fayda var. Alevilerin şu an CHP’ye yönelik iki temel motivasyonu var. Bunlardan ilki Atatürk ve Cumhuriyet faktörü. Ki bu faktör saltanat ve halifelik makamlarından çok çekmiş bir toplumu birlikte hareket etme konusunda oldukça motive edici bir faktör. Ayrıca Alevileri kendi cephelerinden bir ileri mücadele hattı olan “Laik ve Seküler” yaşama özlem duyan kesimlerle birlikte mücadele etme imkanı sağlayan bir oluşumdan bahsediyoruz. Yüzyıllardır Anadolu’da gerici odaklara karşı tek başına mücadele veren bir toplum olan Aleviler, mezhebi bir bağ dışında özdeşleşme anlamında yeni bir hareket imkânı buldular. Bu noktada Alevi hareketinin atacağı adım; inanç özgürlüğü tartışmalarını Alevi-Sünni ekseninden çıkarıp, Laiklik ilkesinin de bir üst mertebesi olan bireysel özgürlük noktasına ulaştıracak argümanlarla hareket etmektir.
CHP ile ilgili diğer motivasyon kaynağı ise CHP’nin Alevi kökenli Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Başarılı ya da başarısız, siyasi anlamda çizdiği grafikten bağımsız bir duygu bağından bahsediyorum. Türkiye’deki 81 ilin valisine, emniyet müdürlerine ve üst düzey kamu görevlilerine baktığımızda bir tane Alevi kökenli kimseyi göremezsiniz. Ülkesinde sayıları milyonlarla ifade edilen bir toplumun kamusal alandan bu kadar dışlandığı başka bir örnek dünya üzerinde yoktur sanırım. Bu dışlanma duygusunu kırabildikleri ender alanlardan biri Kılıçdaroğlu’nun CHP’deki Genel Başkanlığıdır. Bu benim tespitimdir. “Bu yaklaşım ne kadar sağlıklı bir yaklaşımdır?” sorusunu ise sosyoloji ve toplum psikolojisinin cevaplaması gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.
Bir yazınızda Hüseyin Dedekargınoğlu’nu TRT katıldığı bir programda, söylediklerini ve kendisini eleştirdiniz. “Tayyip’in polisi ve askeri, rejimin Alevisi ve dedesi” olmamak için Alevi kurumları üzerine düşeni yapıyor mu?
Alevi inancı; devlet erkiyle bir araya gelmenin aynı zamanda “devlet-vatan-millet” kavramlarıyla işlenecek her türlü haksızlığa sessiz kalmak hatta daha acısı savunmak zorunda bırakılma gerçeğinin farkında. Daha net bir ifade ile devlet erkine yaklaşmak Aleviliği Alevilik yapan “mazlumun yanında olma” refleksini ipotek altına alınması anlamına geliyor. Bu durum Alevi inancını var eden ve yüzyıllardır kırmızı çizgisi olarak gördüğü vicdanı devlet erkine teslim etmeme anlayışının silinmesi anlamına gelir.
“Ulus Devlet” modelinin temelini oluşturan homojenliğin önündeki engellerden biri de mezhebi rekabettir. Yeni şekillenen Türkiye Cumhuriyeti’nin Sünni çoğunluğun dahil olduğu Hanefi mezhebini baz almasının nedeni de budur. Bu yaklaşımda “çoğunluğun çoğunluğu” temel alınarak kolektif kimlik inşa edilir. Bir nevi matematiksel anlamda ortak katların en büyüğü mantığıyla hareket edilir. Türk-İslam Sentezi’nin temelinde de İslami sembollerin devlet anlayışına dâhil edilmesi ulus devlet yaklaşımının temelini oluşturdu. Böylelik devlete ait bir İslam anlayışını benimseyen her birey aynı zamanda devleti ayakta tutan birer nefer olması planlandı. Menderes Hükümetiyle başlayan dini mitlere dayalı “İslam Milleti” kurgusunun bugünkü adı ise AKP’nin “Yeni Türkiye ” söylemidir. Bu söylem üzerinden topluma giydirilmek istenen gömleğin “dikiş tutmaz” yeri ise Aleviler oldu. Bu nedenle açıklık ifade etmeliyim ki; Devletin ve AKP’nin derdi “Alisiz Alevilik değil, Devletsiz Aleviliktir”
Son dönemlerde devletin Alevileri Şiileştirme politikasını nasıl görüyorsunuz? Özellikle Şiileştirme politikası hangi kesim Alevilere yönelik ve nasıl uygulanıyor?
Alevi toplumu için önemli bir tehlikeden bahsediyoruz. Konuyu “Aşı” mefhumu üzerinden açıklamak gerekirse; Alevi toplumunun bünyesi Sünni İslam’dan kaynaklı asimilasyon politikalarına karşı bağışıklık kazanmış durumda. Lakin Şii İslam konusunda aynı şeyi söylememiz pek mümkün değil. Hz. Ali, Hz Hüseyin, Kerbela ve Ehlibeyt gibi Alevi toplumunun büyük saygı duyduğu değerler, aynı zamanda Şii İslam’ın da beslendiği kaynaklardır. Bu benzeşme noktalarını Alevilerin yumuşak karnı olarak görüp, bu alanda çalışma yürüten bazı güç odaklarının farkındayız.
Yalnız Alevilikte bazı yaklaşımlar ve ritüeller var ki, Şii İslam’ın tesirini kıracak güce sahipler. Şii İslam’ın kadına yaklaşımıyla Sünni İslam’ın kadına yaklaşımı arasında zerre fark yoktur. Lakin Alevilikte kadın-erkek ayrımı olmadığı gibi cinsiyetler üstü bir kavram olan “Can” kavramını kullanılır ve birlikte ibadet edilir. Ayrıca Aleviler “Telli Kuran” diye kutsadıkları bağlamayla ibadet ederler. Bu koruma duvarlarını yıkabilecek bir güç henüz yok. Fakat bu noktada şu şerhi de koyarak, devam etmek istiyorum. Türkiye’deki bazı cemevlerinde kadınların kafasının kapatıldığı ve haremlik-selamlık tarzında bir oturma şeklinin uygulandığı cemlere de şahitlik ediyoruz. Başta Alevi kadınları olmak üzere Alevi toplumu bu uygulamalara karşı koymalıdır. Bu uygulamalar kanıksandığı ölçüde asimilasyon politikaları amacına ulaşır. Asimilasyon, bünyeyi saran kalıtsal bir hastalık gibidir. Kişiden ziyade takip eden nesilleri tehdit eder. Ve zamanında tedavi edilmezse, bir sonraki nesile genetik miras olarak aktarılır.
Erzincan, Dersim, Malatya, Maraş’ta Kürt Alevilerin yaşadığı bölgelerde HES’ler, barajlar ile bölgenin nüfus yapısını değiştirmek isteniyor. Neredeyse her Alevi yerleşim biriminde benzer plan ve projeleri görüyoruz. Ancak buna karşı neden güçlü bir direniş ya da mücadeleyi göremiyoruz?
Tecrit ve sürgün yüzyıllardır Alevilere dönük uygulanan değişmez asimilasyon politikalarıdır. Bu yüzden Anadolu coğrafyasının neresine giderseniz gidin mutlaka Alevi inancı ile ilgili bir ize rastlamak mümkündür. İz diyorum çünkü yoğun asimilasyon politikaları sonrasında geride kalanlara ancak iz diyebiliriz.
Alevi kurumları, bu politikalar karşısında demokratik ülkelerde işe yarayan fakat Türkiye gibi kabile devleti anlayışıyla yönetilen ülkelerde anlamı olmayan basın açıklamaları, imza kampanyaları, yerel ölçekte katılımı az gösteriler gibi yöntemler tercih ediliyor. Üzülerek belirtmeliyim ki; Aleviler “pasif direniş” dönemini kapatmadıkları takdirde inançlarının yanı sıra yaşamları da tehlikede olacak.
Bizler terazinin barış kefesine yüklenirken, karşı kefeye defnetmek için buzdolaplarında bekletilmek zorunda kalan çocuk cesetleri ve barış için alanlara inen gençlerin parçalanmış bedenleri ekleniyor. Gelecek kuşaklara bile yetecek bir toplumsal travmanın temellerinin atıldığı bugünlerde barışa sadece azınlığın değil, çoğunluğun da ihtiyacı olduğunu hatırlatmanın zamanıdır. Barış ancak eşit şartlarda masaya oturarak, oluşturulabilir. Fakat faşizmin ruhunda vardır. Kendisine de zarar geleceğini hissetmeden masaya oturmaz.
Alevi felsefesi barışı önceleyen bir felsefe, dolayısıyla Kürt sorununun barışçıl çözümü yolunda Alevi hareketi daha fazla inisiyatif alamaz mı? Aleviler Türkiye’nin önemli demokrasi dinamiği ancak kendi içlerine dönük siyaset yaptıkları eleştirileri doğru mu?
Ülkemizde muhalif kesimlerin içine düştüğü en büyük hata maalesef herkesin kendi türküsünü söyleme konusundaki ısrarıdır. Herkesin sadece kendi acısına ağladığı, kendi taleplerini öne çıkardığı ve enerjisini sadece bu alanlara kanalize ettiğini görüyoruz.
Alevilerin enerjilerinin büyük bir kısmını kendi iç meselelerine yönelttiği eleştirisi kısmen kabul edilebilinir. Ama Türkiye’deki muhalefet mücadelesinde taşın altına elini koymadıkları yönündeki eleştiriyi kabul etmemiz mümkün değil. Son dönemlerde ülkenin gördüğü en büyük sivil kalkışma olan Gezi Direnişi’nde Alevi toplumunun hatrı sayılır bir kısmı iştirak etti.
Kürt meselesinde yaşanan barış sürecine gelirsek, sadece devlet ile Kürt hareketinin birlikte masaya oturdukları bir durumdan bahsediyoruz. Gönül isterdi ki; AKP Hükümeti’nin bu süreci salt Kürtler ya da Alevi çalıştayları kapsamında sadece Alevileri kapsayan bir şekle dönüştürmesine izin vermeseydik. Ve topyekün bir demokratikleşme projesi kapsamında kanayan yaralarımıza derman olacak bir süreç yaratabilseydik. Gerek AKP’nin mayası gerekse muhalefet gücünün caydırıcı bir noktaya ulaşamamış olması bu yaklaşımı ütopik kılsa da, çözüm adına en sağlıklı yol haritası budur.
Sizce Alevi hareketi bir demokrasi cephesi amacıyla Türkiye’nin muhafazakâr kitlesine açılmalı mı? Ya da bütün demokrasi dinamiklerini kucaklamak için ne yapmalı?
AKP Hükümeti'nin Alevi hareketinin tartışmaktan imtina ettiği noktaları “yumuşak karın” algısıyla yaklaşması sorunun ana kaynağını teşkil ediyor. Çünkü hükümet sorunları çözmek yerine “Alevi Sorunu” başlığı altında işi yine Alevilere havale etme hevesi yatıyor. Tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi zamanla bu stratejinin altının Alevi düşmanlığıyla doldurulacağını da unutmamak gerekiyor. Muhafazakâr kitlenin büyük bir kesimi bu resmi politikaya destek vermektedir. Günümüzde merkez sağın bile sağlıklı bir diyalog kuramadığı bu kesimle Alevilerin bir araya gelmesi olasılık dâhilinde görünmüyor.
Bu noktada asıl konuşulması gereken tehlike ise; Türkiye’deki muhalif kesimlerin siyaset kurumlarından ve seçimden umudunu kesmiş olmasıdır. Bu umutsuzluk iklimi gelecekte sadece iktidarın değil, siyasi arenadaki muhalefetin de boyunu aşacak bir öfke patlamasına neden olabilir. Türkiye’de hükümetinin kontrolündeki ana akım medyada görmesek de, bu tür olasılıkları “kâbus senaryosu” başlığı altında dış basında envai çeşidini okuyoruz.
Aslında kâbus biraz da rahat insanların derdidir. Lakin eğer bir ülkede kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlar bile kâbus görür olmuşlarsa, kıyametin kopması yakındır. Normalde kıyamet sonrası cennet veya cehenneme gidilir. Dilim varmıyor ama ülkemizde kopmasını beklediğimiz bu kıyamette maalesef hepimiz için cehennemden başka bir seçenek yok.