• Farklılıklarına rağmen süreç karşıtlığı paydasında buluşanlara “êdî bes e” demenin zamanı çoktan geçti ama kendimize de “êdî bes e” diyelim. Eksikliğimizi ve yetersizliğimizi görelim.
  • Sözümüzü ve mücadelemizi, Kürt halkının en geniş kesimlerine, bu coğrafyanın tüm ezilenlerine en doğru ve güçlü şekilde anlatabilmeliyiz.

CİHAN DENİZ

Kürt sorununda şiddetin bir araç olarak gündemden çıkması güçlü bir olasılık olarak belirdiği andan beri belli bazı çevrelerden aynı anda ardı ardına hamleler gelmeye başladı. Bazıları, Türkiye'nin bölündüğünü, devletin elden gittiğini; bazıları ise Kürtlerin hiçbir şey elde etmeden tüm taleplerinden vazgeçtiğini ileri sürüyor. 

Önceki barış ve çözüm süreçlerini takip edenler açısından şaşırtıcı olan bir şey yok. Dünya görüşleri açısından taban tabana zıt aktörlerin, farklı söylem ve eylemlerle de olsa barış ve çözüm karşıtlığında buluşması, artık kimseye şaşırtıcı gelmemeli.

Bir yanda her barış sürecinin değişmez aktörü malum ırkçı ve inkarcı kesimler var. Ayrıcalıklarını, şiddet ve çözümsüzlük ortamının yarattığı siyasi, toplumsal ve ekonomik rantlarını kaybedeceklerinin endişesiyle hakikati çarpıtarak, olmayan şeyleri olmuş gibi göstererek Türk toplumu içindeki en şoven/ırkçı kesimleri provoke edip barış ihtimalini ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Bu, sadece Zafer Partisi, Anahtar Partisi ve benzeri ırkçı ve faşist parti ve hareketlerle sınırlı değildir. Daha tehlikeli ve üzerinde durulması gereken nokta; muhalefetin iktidar karşısında ciddi bir siyaset ve alternatif üretmedeki beceriksizliği nedeniyle toplum içindeki bir kesim açısından Kürt ve süreç karşıtlığı adeta muhalif olmanın bir işareti gibi görülüyor. Süreç karşıtı aktörlerin provokasyonları sonucu olarak bazı kesimler, ülkenin içinde bulunduğu krize olan öfkelerini ve tepkilerini, bu krizlerin gerçek faillerine değil, bu krizin en büyük mağdurlarından Kürt halkına, Kürt siyasetine ve aktörlerine, bir bütün olarak sürece yöneltiyor.

Sosyal medyada Kürtlere, Kürt siyasetine, başta Abdullah Öcalan olmak üzere Kürt siyasi aktörlere dönük bırakın siyasi üslubu, en temel insani değerlerden bile nasibini almamış sözde yorum ve tepkiler ile muhalif olduklarını zannediyorlar.

Irkçılık, sadece sosyal medyanın zehirli diliyle sınırlı değildir. Bu zehir oradan statlara bulaşıyor. Statlar çok tehlikeli bir odak haline gelmiş durumda. Özellikle belli illerde her maçta tribünler Kürt karşıtı bir gösteriye dönüşüyor. Atılan sloganlar ve ırkçı, cinsiyetçi hakaretle dolu tezahüratlarla Kürtlerin hassasiyetlerini kaşıyorlar. Statlardan yayılan zehirli hava, sokakta Amedspor forması giyen Kürtlere, özellikle de Batı’ya çalışmaya giden Kürt işçilere dönük ırkçı saldırılara dönüşüyor. Bu şekilde yaratılacak bir Kürt-Türk çatışması ile süreci baltalamayı hedefliyorlar.

Tüm bunlarla mücadelede demokratik siyasete de büyük görev düşüyor. Türk toplumunun belli kesimlerdeki hassasiyetlerin kaşınmasıyla ortaya çıkan bu tepkiler karşısında güçlü bir duruş sergileyip provokasyonları boşa çıkarmak ama aynı zamanda tüm kesimlere bıkmadan usanmadan barışı anlatmak, dönemin en temel görevidir. 

Sürecin boşa çıkarılmasına dönük hamleler düşünüldüğünde, son günlerde Alevilik etrafında kopartılmak istenen “fırtına” da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bir kesim, Kürt mücadelesi ile Alevilik arasındaki bağı, ortak mücadele geçmişini dikkate almayıp Kürt mücadelesinin en kritik noktalarındaki Alevileri görmezden geliyor. Daha da önemlisi bu ortak mücadele boyunca beraber ödenmiş ve ödenmeye devam eden bedelleri yok sayıyorlar. Böylece Abdullah Öcalan’ın bir sözünü bağlamından kopararak tüm süreci Alevilere karşı kurulmakta olan saldırı olarak gören bir bildiriye imza attılar. Bu bildiri de niyet ne olursa olsun yukarıda ortaya konulan bağlamdan bağımsız değildir. Aleviler arasında tarihsel olarak bakıldığında çok haklı ve meşru olan kaygılar, sürecin akamete uğratılması adına kaşınmaya çalışılıyor. Elbette bunun karşısında demokratik siyasetin en tepesinden gelen çıkış da üslup açısından bir o kadar yanlıştır. Yeminli Kürt mücadelesi düşmanları bir yana, en yakınımızdakilere bile sürecin ne olduğunu ve ne olmadığı doğru bir şekilde anlatamamışsak bizim de bir ayıbımızdır.

Tabii bir de Kürt halkının haklarını savunuyormuş gibi gözüken ama özellikle ne zaman barış ve çözüm gündeme gelse klavye başından devrimciliğe soyunup Kürt mücadelesini, Kürt siyasetini ve Abdullah Öcalan’ı hedef alan bir kesim var. Dertleri, sürecin daha iyi bir noktaya evrilmesi adına eleştiri veya öneri yapma değil, bizzat Kürt mücadelesidir. Dolayısıyla her fırsatta süreci baltalayacak, Kürt siyaseti içinde ikilik varmış gibi gösterecek, hakikati çarpıtarak Kürt siyasetindeki özneleri değersizleştirecek mesajlar veriyorlar.

Tüm bunlara “êdî bes e” deme zamanı çoktan geldi. Bu, aynı zamanda kendimize de “êdî bes e” demektir. Bugün tüm burada bahsedilenlerin bir nedeni de özellikle demokratik siyaset olarak bizlerin eksikliğidir. Bu nedenle de başkalarına söz söylemeden önce kendimize bakmamız, kendimizle hesaplaşmamız şarttır. Bu hesaplaşmanın yegane yolu da ideolojik ve örgütsel olarak güçlü olmaktan geçer. Sözümüzü ve mücadelemizi, Kürt halkının en geniş kesimlerine, bu coğrafyanın tüm ezilenlerine en doğru ve güçlü şekilde anlatabilmekten geçer. Ancak bu şekilde sürece dönük saldırı ve provokasyonların önüne geçebiliriz.