
"Siz Hiç İsmail Oldunuz mu" adlı kitabı okurken, kitabı mutlaka tanıtmalıyım, dedim kendi kendime. Uzun bir sessizlikten sonra elime kalemi aldırttı şair Ömer Faruk Hatipoğlu. Sanatta tam bu olsa gerek... Öylesine içten ve öylesine bir derinlik barındırıyordu ki, kelimelerle ifade edebilecek miyim, diye korktum ilk başta. Ömer Faruk Hatipoğlu'na ait olan kitap, ince bir duyarlılığın, inci gibi dizelerin peşpeşe sıralanmasıyla meydana gelmiş bir yapıttır diyebilirim özcesi. İçten ve hüzün dolu...
Çünkü bir hüzündür coğrafyamda yaşananlar. Acılara gark olunmuştur... Ülkemin insanından İsmail olunması istenilmiş. Boyunlarını uzatmalarını beklerken, ülkemin insanı ayağa kalkmıştır. Direnmişlerdir. İnsanlarımız direnirken de çok acı çekmişlerdir. Bu kitap, o acıların estetik bir incelikle kaleme alınmasıdır da diyebiliriz. İmgelerle ülkemin ahvaline götürüyor bizi. Kimi zaman da evrensel bir problem olan, insanlığın bozuluşuna ağıtlar yakmış. Kitap daha ilk dizeleriyle bizi sarıyor: "Ey füruğ zerrene sığınsam güneşe hacet yok/ öyle bir alem ki dünya yok ahiret yok."
Bu dizelerle belki de, dünyanın artık çekilmez bir hale geldiğini söylemek istemiştir. Güneşi kendinde aramış. Bence şair doğru bir adrestedir. Öncelikle insan kendi içinde güneşi aramalıdır. Gregor Samsa gibi bir sabah böceğe dönüşülmemeli. "Bir sabah böcek oldu Gregor Samsa/ Yalnızca bir sabah istemeden.../ Şaşkınlığım insanın yılanlığı değil/ Şaşkınlığım bir yılanın/ Her sabah insan gibi oluşuna/ Çek mezarını başına Kafka".
İnsan ölümü değil, yaşamı aramalı. Yaşamak için de direnmeyi yeğlemelidir. Yorgunluğa teslim olunmamalı. Çünkü yapılacak çok işimiz var. Bu noktada şairle düşüncelerimiz çatışıyor. Olsun. Çünkü düşüncelerimizin çatışması onun şairliğine gölge düşürmüyor. Hem günümüzde insanın bir böceğe dönüştürülmek istendiği de evrensel bir gerçeklik...
Ceylan'a
Şair o coğrafyadan uzak olsa da, Kürt olduğu için parçalanan bedenlerle kendisi de parçalanmış. Mevlana'nın memleketinde Mevlani bir derinlikle kaleme almış dizelerini. Modern şiirle kitabına giriş yapmış, ortalarına doğru ise geleneksel uyaklı şiirlere yer vermiş.
Ceylan'la parçalanmış. Hrant'la her gün bedeninde mermiler sekip durmuş. "Eteğine topladın anne/ topladın ya/ aha şimdi, şimdi parçalandı yüreğim/ koynunda yoldular da et kemik/ eteğine doldurdun/ madımak gibi/ şimdi eteğinde dağılmış bir bebeğin var/ eteğin anneciğim/ eteğin mezar/ eteğin dağ eteği dağlanmış/ ve doruklarda yanmaya başladı/ yağmur dolu bulutlar/ beni anne/ ülke parçalanmasın diye top'ladılar/ ve sen topladın eteğine/ bütünlük sağlandı şükür..."
Bağırasım geliyor bu dizelerden sonra: Kim kimin ülkesini parçaladı? Kim gencecik vücutları paramparça etti? Ey zalim, kim 35 güneşi diri diri yaktı? Kim bir güvercini sokak ortasında vurdurttu. Çek elini ülkemden. Çek, o kirli ellerini ve yüreklerimizi böylesine parçalama. Hele o, ince şair yürekleri tuzla buz etme. Ve unutma; zulmün sonu yıkımdır.
Evet, bu kitap çok şey söylüyor. Bizi özümüze davet ediyor. Çünkü bu sistemin içinde herkes bir biçimde kirlenmiştir. Bu kitabı okuyup kendimizi ve çevremizi tekrardan gözden geçirmeliyiz ve İsmail gibi bıçağın altına yatmamalıyız. Çünkü gün zalimin karşısında dimdik durabilmenin günüdür.
MEHMET SÖÐÜT