Bahar henüz buralara uğramamış. Güneş yüzünü birkaç dakikalığına gösterip kaçıyor. Hayatın ne kadar sıcak başlıkları varsa, o kadar soğuk zamanlardan geçiliyor. Her türlü...

Az görünen güneşin umut ışıttığı bir an, Sinan abi bir şiir okuyor bize. "Bir çocuk koşuyor..." diye başlıyor ve hem bugünün hem yarının kurgusu içinde örselenmeden tamamlamasını istiyor hayatını çocuğun... Eski zamanlardan bir coşku tadını duyumsuyorum. Ama şiirin devamı gelmiyor şu an bende.

Bombaların, her türlü vahşi öldürmelerin gölgesinde bir sinema filminden çıkmışcasına üzerimizde asılı kalan korku ve şok dalgası en iyi şiirler kırılır, inanıyorum buna. Ve Kürt halkının ve Êzîdîlerin ve Süryanilerin bir çağa sığdırdığı acının ayak izlerine basan bir şiir bulamıyorum şimdilerde. Herkes yaşananların siyaseti üzerine kurmuş saatleri. Kimsenin aklından şiir geçmiyor; şiirin tüm yaşananlara iyi bir cevap olacağına ikna olmuyor kimse. Hayatı kolaylaştıran her teknolojik gelişmenin yedeğine düşmüş şiir. Öyle görünüyor. 

5 Harfliler sitesinde gördüm, Öykü Altunbaş, Mahmud Derwiş'in 76. doğum günü nedeniyle geçen ay bir şiirini çevirmiş Türkçe'ye. Bu şiir şairin 75. doğum günü için Şakir Mustafa adlı bir akademisyen tarafından Arapça'dan İngilizce'ye çevrilmiş önce. Şimdi de İngilizce'den Türkçe'ye...

2008 yılında hayatını kaybettiğinde şair, aklımızın bir tarafında onun Filistin halkı için ödediği bedel ve kolye niyetine şiirleri vardı hep. "Hayatının büyük bir kısmını sürgünde geçiren ve Teksas’ta ölen Derwiş’in mezarı bugün Ramallah’ta. Zeytin ağaçlarının ince dalları, tozlu yollarda karşılaşılan "öteki"ler, sisli vadilerde uzanan köprüler, Jericho’dan ısrarla ve ısrarla gönderilmiş güller, yanından eksik olmasın." temennisine katılmamak ne mümkün Altunbaş'ın. Ve anlayarak elbette, anlayıp sitem ederek. Kentlerimiz yıkıldığında o şehrin de öldüğünü biliyoruz artık. İçinde yaşayacak bir anı tanesi kalmadığında da insanın öldüğünü...

Biz ölüyoruz, ağacımızla, suyumuzla, dağımızla... Çocuğumuz, anamız ve babamızla... Gecemiz, gündüzümüz ve her anımızla... Öldürüldüğümüzü biliyoruz ve bizden geriye kocaman bir boşluk bırakıldığını da... Ve o zaman sokaklarda koşan çocukların anlattığı bir hikaye kalmıyor, fotoğrafların anısı birikmiyor akıl denen kuyuda. Belki şiir işte... Şu yarım yamalak hatırladığım Sinan abi'nin şiirindeki koşan çocuğa dokunan harflerimiz çoğalsaydı ya da... Bir şans daha verebilseydik şairin koşturduğu çocuğa...

Mahmud Derwiş dedik, şiiri dedik. Uzun bir sessizliğin arasına sıkıştırıp salalım kentleri yalnızlığa düşen halklara: 

"Eğer avcı olsaydım

ceylana

Biraz daha uyuması için

Bir şans verirdim

Sonra bir şans daha,

Sonra üçüncü bir şans ve onuncu şans.

Ganimetim

Ceylanın uyuklayan başının altında

Bir ferahlık olurdu.


Yıkabilecekken

İnşa ederdim ve

Berraklaşırdım

Onun içtiği su gibi.


Eğer avcı olsaydım

Ceylana bir kardeşlik

Sunardım:

"Tüfekten korkma ürkek kardeşim,

korkma bu deli saçmasından"

Ve tüm tehlikeler bizden ötede

Uzak tarlalardan gelen

Kurt seslerini dinlerdik."