Bütün kapitalist yapı düşünsel hegemonyasına ve her türlü engellemelere rağmen hala dünyada evlerin 4/3’ü insanların kendileri için inşa ettikleri evlerdir. Marjinal olan kapitalist kenttir.
Kapitalist kent hegemonyası bu noktada başlıyor. Aslında dünyanın sadece 4/1’ini inşa edenler nasıl oluyor da düşünsel olarak neredeyse her siyasal fikre göre, olması gereken durumunda algılanıyor? Bu hegemonyanın düşünsel gücü, asıl olarak binlerce konut inşasından, ikiz kulelerden, viyadüklerden ve kavşaklardan daha etkili. Ayrıca dünyada azınlıkta kalsalar da planlanan ve inşa edilen kentler, sorunsuz olsalar yine de bu ‘ideal kent’ imajı haklı olabilecektir. Ancak hala dünyanın en iyi kentleri olarak gösterilen kentler, ilk olarak kendi iç dinamikleriyle organik gelişen bir iskelet üzerine inşa edilenlerdir.
Önce kağıt üzerinde çizilen, sonra inşa edilen neredeyse her kent, çok kısa bir zaman sonra, öncelikle doğrudan planların dışına, plansızlığa ve ardında da bütün kentlerin kaderine mahkum olur. Burada sorun, sürekli tekrarlanan şey, kentin plansız gelişmesi değil, tam tersine hiç bir planın, kenti sınırlayamaz olmasıdır. Daha doğrusu her planlanmış, ölçülmüş ve çizilmiş kent, aynı zamanda ‘satılabilir’ olduğundan yani meta haline dönüştüğünden, sınırları belirlenmiş ve sınıflanmış ve ardından da kendi gerçeğini, kentini yaratır olmuştur. Bu kent düşüncesi, temel de kamu hizmetinin temerküzü düşüncesinin doğal(!) sonucudur. Sermayenin temerküzüne karşı çıkmak ile kapitalist kente ve hatta kente karşı çıkmak arasında, hiç fark yoktur. Bu durum kapitalist kentin inşasında radikal inşaat tekellerine, radikal bilgi ihtiyacına ve radikal uzmanlık bilgisine ihtiyaç duyurur ki bu tekellerin kendisine, ‘kamu’ adı veren devletin sahip olması da bir şeyi değiştirmez. Basit ama doğrudan söylemek gerekir ki çok katlı yapılar inşa ederseniz bunda yaşayan ‘aşağıdakiler ve yukarıdakiler’ her zaman olacaktır.
Kağıtlara kent çizenlerin en büyük handikapları bu sokakları kendi kendine hareket eden şeyler zannetmeleridir. Sokakların bir ruhu olduğunu göz ardı ederler. Mükemmel kurulmuş bir kent bile her gün süpürülmek zorundadır. İlk basit soru, bu sokakları süpürenlerin nerede oturacaklarıdır? Düşünceli plancılar bunun için işçi konutları planlasalar bile -ki neoliberal kent inşasında her toprak parçası çok değerli olduğundan bu insanlar sanki yokmuş gibi hareket edilir- Bu mutlaka ki ya çok kısıtlı ya da kent dışında olacaktır. Bu daha sonra, biraz daha geniş olarak ele alacağımız ulaşım sorununu derinleşecektir. En basitinden onlar için kullanabilecekleri, toplu taşıma araçları konması gerekmektedir. Bu yeni duraklar ve duraklayan trafik demektir.
Sabah erken saate yola çıktıklarından ve her insan gibi bir şeyler yemek zorunda olduklarından, bu otobüs duraklarının hemen yanında, büfeler ve seyyar satıcılar doğmaya başlar. Planlanmış bu kentin, her hizmetini yerine getirmek için burada olan ‘aşağıdakileri’, süpürücüler, bahçıvanlar, ev temizlikçileri, çocuk bakıcıları, onların aileleri, onlar gibi işe girmek isteyenler yani yedek işgücü, hepsini taşıyan otobüs şoförleri, kenti koruyan! Polis, bekçi, benzeri güvenlik güçleri, bunları besleyen başka seyyar satıcılar, sigara ve gazete satıcıları ve tabiî ki soymak isteyen soyguncular, öğretmenler, karar verici hakimler, fahişeler ve pezevenkleri kent plancısının kağıdı üzerinde hiç bir zaman hesaplanmazlar ama her kent de mutlaka vardır. Bu durum çok yaratıcı yeni gecekondular, irili ufaklı küçük dükkanlar. Bunu yasaklamak için yeni zabıta memurları ve bu zabıta memurları için yeni gecekondular doğurur. Birbirini tetikleyen, besleyen bir kent zinciri ortaya çıkar.
Dünyada neredeyse bütün her yerde ve Latin Amerika’da İspanyolca ya da Portekizce konuşulan yerlerde de Neoliberal yeni kent inşası, site mahallelerin adları ‘Country’ idi. Bütün dünyada inşa edilen bu ‘Country’ler gecekondu yiyicileridir. Bunların inşasının dışa yansıtılan temel düşüncesi bile ‘ayrıcalıklı’ ve ‘güvenlikli’ olması yani gecekondu karşıtlığı üzerine kuruludur. Ancak her Country’ye yapışık bir gecekondu mahallesi görünüşünün aslı, her gecekondudan doğan bir Country olmasıdır. Yani her Country’nin yanında ‘mantar gibi bitmiş gecekondular’ değildir aksine Country’ler gecekondunun sırtına yapışmış asalaklardır.
* Bu yazının tamamı bu ayki, Dipnot dergisinin ‘Ekoloji’ sayısındadır.