Oysa başka bir dünya mümkünmüş. Doğan çocuğun göbek bağının kesilip toprağa gömülmesi, çocuğun; dünyanın gerçek tarihine bir göz atıp onu aşağıdakine uygun olarak yeniden uyumlu hale getirmesi bu efsaneyle ilgiliymiş. Aşağıda, yerin altında acısını çektiğimiz bu yanlış dünyadan daha iyi bir dünya varmış ve bellek geleceğin anahtarıymış. Ve tarih, yerin altını gözlemlemeye yarayan ters dönmüş bir periskoptan başka bir şey değilmiş...
Chapias ormanlarının asisi Ascumandante Marcos'un, Koca Antonio ile bu diyaloğundan oluşan bu hikayeden "bellek" ve "bellek anahtarı" sözcüklerini emanet alarak hikayeyi güncel hakikatlerle ilişkilendirelim. Haklı olan, ona uygun dille ve araçlarla sürdürülen her mücadele yeni bir "bellek" oluşturur. Bu tarihsel ve siyasal belleğin oluşması; "aşağıda" gömülü daha iyi bir dünyayı unutmamak için sıkça bakmayı gerektirir. Mücadele edenlerin zihin çantalarında "bellek anahtarı" bulunması bundandır. Bazen, "Mi Kilîte kerde vind." (Ben dağların anahtarını kaybettim.) deyiminde olduğu gibi "dağların anahtarı kaybedilse!" de "bellek anahtarı"yla onu yeniden bulmak mümkündür. Girişteki mitolojik hikaye, Rojava'nın ve Kobanê'nin şimdiden birer hafıza mekanları olarak tarihe geçtiklerini de hatırlatır. Rosa Luxemburg ile Karl Liebknecht'in mezarlarındaki "Ölüler bize hatırlatıyor/uyarıyor" cümlesini, "Rojava, Kobanê hatırlıyor ve hatırlatıyor", diye okuyabiliriz.
Mitolojiyle başladık mitolojiyle bitirelim: İlk sözcük ateşten olmaymış ve ilk olarak üç sözcük oluşmuş. İlk tanrılarla birlikte dolaşan büyük bir taş zamanla perdahlanarak ayna olmuş. İlk tanrılar, bu ilk aynanın karşısına ilk üç sözcüğü koymuşlar. O gün bu gün herkes aynaya bakınca önce bu üç sözcüğü görürmüş... Hangi sözcükler mi? Ayna başına?
'Gömülü anahtarın öyküsü'
İlk tanrıların yaşadıkları 'zamanın' olmadığı' devirlerde, 'eskiden' ya da 'önce' algısı olmadığından 'hatırlanacak bir şey' de 'hatırlamak' da yokmuş. Tanrı oldukları halde; dünyayı doğuran bu ilk tanrıların hafızaları çok kötüymüş; ne söylerlerse ne yaparlarsa hatta ne düşünürlerse unuturlarmış. Tanrıların kendi aralarında çok konuştukları ama dinlemeyi yeni yeni öğrendikleri zamanlarmış. Uzun lafın kısası; her şey unutulmaktaymış. Ne var ki 'hatırlama özürlü' ilk tanrılar tedbiri de elden bırakmamış. Belleğin geleceğin anahtarı olduğunu, toprağı, evi ve tarihi koruduğumuz gibi onu da korumamız gerektiğini bilen tanrılar, unutkanlıklarına çare olarak, bildiklerinin, eylediklerinin birer kopyasını yapmışlar. Yerüstünde olanlarla karışmasın diye de onları yerin altına saklamışlar. O gün bu gün yerin altında yerin altındakinin aynısı bir başka dünya varmış. İlk dünya toprağın altındaymış. İlk tanrıların 'unutma' ya da 'hatırlamama' huyları devletlere ve hükümetlere miras kalmış. Zamanla dışardaki dünya bozulup aşağıdakiyle uyumsuzlaşmış. Unutmak öyle yer kaplamış ki, 'tanrılar' aradan çekilince yukarıdaki egemenler, yukardaki dünyayı aslına uygun olarak onarmak için "aşağıya", "yeraltına" bakmayı unutmuşlar. Dünyalılar hazır buldukları dünyayı hep 'başka türlü olamazmış' diye düşünmüş.