ANF'nin bildirdiğine göre, Alman Tagesspiegel Gazetesi’nde ünlü Liberal siyasetçi, AP İkinci Başkanı Graf Lambsdorf şöyle dedi:
"Kürtlerin oturduğu bölgelere yönelik top/havan saldırıları düzenleniyor, binlerce Kürt tutuklanıyor ve yüzbinlercesi ise kaçış halinde. Türkiye toplumu içerisindeki karşılıklı nefret, çoktan aşıldığı zannedilen eski kötü zamanlara oranlardan çok daha büyük bir düzeye ulaşmış durumda."
Labsdorff buradan hareketle şu önemli saptamada bulundu:
"Türkiye dışarıdan her ne kadar ‘stabil’ gibi görünse de, gerçekte büyük bir kriz içindedir"…
Bu sözler Alman devletinin ve sermayesinin "içinden" edilen sözlerdir.
Bu dünyayı "koklayan" Cengiz Çandar, kendi tarihinin "zirvesinde" hiç birimizin yapamadığını yapıyor, her yazısında AKP’lilerin suratına hakikatin şamarını "kazanamazsın" diyerek, en sağlam olgulara, bilgilere, kanıtlara dayanarak indiriyor.
Dünkü yazısı da böyle bir yazıydı. "Kazanılamaz savaş 2" başlığını taşıyordu. Kazanılamaz "1. savaş" malum; Kürdistan’da süregiden savaştır. "2. kazanılamaz savaş" ise akademisyenlere karşı açılan savaş. Çandar yazısında inandırıcı şekilde "kazanılamazlığın" nedenlerini yazmış. Ben birkaç nokta ekleyeyim.
Erdoğan ve AKP, bizim, yani sol cenahın, TKP’nin, THKP-C’nin, THKO’nun, TİKKO’nun, Devrimci Yol’un, Devrimci Sol’un, TİP’in, TSİP’in diğer illegal ve legal, silahlı ve silahsız solun 12 Mart ve 12 Eylül darbecileri tarafından tasfiye edilmesinin ya da "minimize" edilmesinin sefasını sürüyor. Solun zayıflığını gördüler. Gezi direnişi sırasında milyonluk ayağa kalkışın en büyük zaafının "örgütsüzlük" olduğunu biliyorlardı. O nedenle Türkiye’yi kaplayan kitle hareketine amansızca saldırdılar. Başardılar.
Ondan sonra da, Erdoğan "en küçük direnişe ya da muhalefete karşı en büyük kuvvetle saldırmayı" bir yöntem olarak benimsedi. Ordu’yu "hizaya" kolayca getirdi. Paşaların gıkı bile çıkmadı. Bizi bırakın da şu solun geleneksel "millici" kesimleri eski gücünde olsa ve "Yankeler paşalarımızı hapse atıyor" diye ortalığı ayağa kaldırsaydı, Erdoğan ve Gülen bir astsubayı bile hapse atamazdı. Ardından Cemaat’i aynı "şedit" yöntemle dağıttı. Gıkı çıkan olmadı. Düşünün 7 Haziran seçim sonuçlarına da aynı "şedit" yöntemle saldırdı. Düşük hükümet savaş ilan ettiği zaman, eğer "enternasyonalist devrimci sosyalizm" ayakta olsaydı, AKP’nin tozunu silkelerdi. Ama ayakta değildi. Sivil darbeye kimse karşı koyamadı.
Aynı "şedit" yöntemle bu defa "Hitler Almanyasına benzer üniter ve totaliter başkanlık rejimi" için kolları sıvadı, Fırat’ın batısında "faşizme geçit yok, faşizme karşı omuz omuza" diyerek caydırıcı bir güç ortaya çıkmadı. Türk kapitalizminin çekirdeğini oluşturanlar yıllarca "hükümet devirmişken", şimdi meydanı boş bulan AKP, bir şamarda TÜSİAD’çıları, Doğan grubunu dize getirdi. Çünkü ortada bu "devlet ve sistem içi çelişkilerden" yararlanacak devrimci güçler yoktu.
Böylece Erdoğan "kendi yöntemine" çok güvendi.
Aynı güvenle Sur’a bulaşınca, bu yöntemin Kürdistan’da sökmeyeceği ortaya çıktı. Orada "faşizmin tankına da TOKİ'nin buldozerine de geçit yok."
Erdoğan Kürdistan savaşının "cephe gerisinde", en küçük bir muhalif sese izin vermeme yolundan yürümekte. Her savaşın kuralıdır bu. Ayşe Çelik’in bir iki dakikalık konuşmasına "gök gürültüsü" gibi saldırdı, Beyaz da Doğan grubu da yerlere serildi.
Derken, "ikinci cepheyi" akademisyenlere karşı açtı.
Açmasıyla birlikte tıpkı Sur önlerinde nasıl batağa saplandıysa, aynı şekilde başını taşa vurdu.
"Takallüs etmiş;" yüzüyle bağırınca akademisyenlerin tıpkı bir zamanlar "Aydınlar dilekçesinde" olduğu gibi "çözüleceklerini" sandı. Bir kişi dışında kimse yerinden kıpırdamadı ve tersine direniş Türkiye sınırlarını aştı, dünya akademisi ayaklandı.
Erdoğan "cephe gerisinde" ilk yenilgisini almış bulunuyor.
Demek ki, Fırat’ın batısında gerekli olan silah değil, "sivil cesaret". Bu AKP için öldürücüdür.
Sur’dan sonra "Akademinin önünde de bir siper açıldı".
Ve Birinci Dünya Savaşı'nda yaşanan o ünlü "siper savaşlarını" izleyen Hemingway"in sözüyle söylersek, "Çanlar AKP için çalıyor…"