Kürtler yağmurda, yaz ayları sıcağında, kar altında açıkta, toplu Cuma namazı için caddelerde, meydan ve sokaklarda saf tuttular. Islanıp üşüdüler, sıcaktan bunaldılar ama yine de Türk devlet memurlarının namaz kıldırıp, vaaz adı altında yalan söyledikleri, Kürtlere iftira yağdırıp, ırkçı söylem düzdükleri camiilerine gitmediler.
Bu bir ayrışmaydı. Kafalarını yorup sebep ve sonuçları hakkında düşünerek, Kürtlere, insanca yaklaşacaklarına, onları korkutup kararlarından caydırmak için polis copu, kurşun, zehirli gazlarla saldırdılar; sokakta işkence yaptılar.
Ancak, Kürt inadı değişmedi. Çünkü, Kürtlerin inancında, vicdan İslamın temeliydi. Tanrı dini, dili, ırkı, teninin rengiyle insanları farklı, çeşitli yaratmıştı. Bu farkları kabul etmemek vicdansızlık, dahası Allah kavramını inkardı.
Diller, ırklar, renk ve kültürler bahçesi dünyayı "tek"e indirgemek, IŞİD’ın İslamına uygun ama, Allahın kitabındaki İslama karşı gelmek, onu tanımamaktı.
Gösteri için cami kalabalığına karşı, namaza durmak da insanı İslam yapıyordu. Müslümanlık, başkasının hakkına, hukukuna saygıyı gerektiriyordu. Baba, oğul, damat, dünür sülale boyu hırsızlık ise suç ve günahtı, Müslümanlıkta.
Hırsızlıktan sonra camiye gitmekle kimse temize çıkmıyordu.
Kürtler yalan, dolan yollarında yalnız ibadethanelerini değil, çay içtikleri kahvehaneleri, çalışanlar ise iş gücünün örgütü olan sendikalarını ayırdılar.
Bu bir isyandı.
Devrimci İşçi Sendikaları Konfedarasyonu'nun (DİSK), dün yapılan kongresinde bir ilk yaşandı. Delegeler, alkış toplamak için, salona gelmiş Çalışma Bakanı Süleyman Soylu'yu görünce, önce "katil dışarıya" diye bağırıyor, sonra "katil, hırsız Erdoğan" diye tempo tuttuyorlardı.
İnsanlık sesinin yadsınıp unutulmaya başladığı topraklarda, anlamlı bir çıkıştı, bu. Bayat, küflü simidi annesine ısıttırıp, sokaklarda taze diye satan bir kalpazan çocuğun, büyüyünce ordu, polis, adliye saç ayağı üzerinde kurduğu korku düzenine, küçük çaplı başkaldırıydı.
Kürtler, aylardan beri IŞİD’i andıran bu korku rejimine tek başına direniyordu. Topluca ses veren herhangi bir Türk kurumu yoktu.
Oysa, Kürt şehirleri, aylardan beri eş zamanlı olarak tanklar, toplar, havada uçuşan helikopterlerin kuşatması altındaydı. Kırım ve yıkım atışlarıyla fethedilmeye çalışılıyordu, şehirler.
Gören IŞİD, Suriye şehirlerini bombalıyor sanıyordu.
130 bin nüfuslu Cizîr-a Botan, yüz bin kişilik ordunun kuşatmasında, IŞİD sarmalındaki harabe Kobanê’yi andırıyordu.
Sokaklar ve caddeler boyu, dört bir yanda patlayan bombalar, yükseklerde mevzilenmiş nişancıların açtığı ateş nedeniyle, dar çembere sıkışan komşu, akrabalar birbirinden güç alma hissiyle, harabelerin korunaklı bodrumlarında toplanmışlardı.
Cudi mahallesindeki bu gruplardan biri, asker ve polislerce kuşatılmıştı. Kuşatılanların tümü sivildi. Çoğu top ve tank şarapnellerinin parçacıklarıyla yaralı, kıvrıldıkları yerde yatıyordu.
İsteseler de, bir an önce canlarını almak için, sabırsızlanıp kaldırım taşlarını, çeper ve bahçe duvarları siper alarak ilerleyen, yerde yuvarlanarak, "teröristler teslim olun, aksi halde imha edileceksiniz" naraları ata ata yaklaşan katil adaylarına karşı koyacak taşa, sopaya da sahip değildi.
Dişleri, tırnaklarıyla duvarlardan sıva koparsalar bile, kan kaybı, açlık ve sussuzluktan helak düşmekten, fırlatacak güçleri yoktu.
Sığınakların birinde kuşatma altında olan Mehmet Tunç, son anına kadar telefonuyla dünyaya seslenerek, katliamın yaklaşan ayak seslerini haber veriyor, sonra sesi kesiliyordu, binadan kapkara duman hortumu yükseliyordu.
Türk güçleri, üç bodrumda insanların üstüne benzin döküp, diri diri yakarak, toplam 84 kişiyi katletmişti. Cesetleri görenlerin anlatımına göre katledilmişlerden bazılarının organları yoktu. İşkenceye uğramış kadınların çırılçıplak fotğrafları, Türklüğün zaferi olarak yayımlanıyordu.
Hayvanlar yapmaz, bunların din, ırk adına yaptıklarının yanında. Yaban hayvanları bunların masumdur. Çünkü çok öfkeli de olsa ölüye işkence yoktur, hayvanlarda. Aslanlar, kaplanlar, ayı ve timsahlar, yakaladığını yiyor, ancak ölü ya da diriye işkence etmeyerek kadar soylu, masum vahşi kalıyorlardı.
Hayvanlarda ölüye tecavüz de yoktu. Ölüye tecavüz dahil, her türlü işkence ile bunlar, evrimde insanla hayvan arasındaki aşamada da değillerdi. İki canlı türü arasında bir yerdeydi, bunlar.
Hayvan demek, güzelim atlara, ayılara hakaretti...
DİSK Kongresinde yükselen ses, her şeye rağmen vahşete tepki olması nedeniyle önemli ve anlamlıydı.