Türkiye'de kadına yönelik şiddet son yıllarda adım adım arttı. Sokak ortasında eşi tarafından defalarca bıçaklanan kadınların görüntüleri yansıdı ekranlara. Kafası, kolu koparılmış genç kadınların, eşi tarafından yakılan, hastanede öldürülen kadınların haberleri düştü sayfalara. Sonra araştırmalar, raporlar yaşanan şiddetin çetelerini yayınladı. Türkiye'de kadına yönelik şiddet yüzde 1400 artmıştı. Kadın örgütlerinin çırpınışları bu şiddetin artışına engel olamamıştı ne yazık ki. Sonra şiddetin bir başka yüzü kendini gösterdi. Çocukların fuhuşa zorlanması ve tecavüz olayları 'utanç davası' olarak tarihteki yerini aldı. Şiddetin sesi şimdilerde cezaevlerinden geliyor. Önce Pozantı cezaevindeki taciz ve tecavüz olaylarıyla sarsıldı insan yanımız. Şimdi ise cezaevlerindeki kadın tutsaklara yönelik cinsel, fiziki şiddet gündemimizde. Kadının içerde ve dışarda olması durumu değiştirmiyor aslında. Çünkü dış dünya da çoğu zaman açık cezaevidir kadınlar için. Bir farkla, dışarda kadınların mücadele zemini daha fazla eğer iyi değerlendirirse. Kıcası Türkiye'de dalda dalga büyüyen şiddet cezaevlerine dayanmıştır.
Cezaevlerine dayandı derken daha önce hiç uğramamış demiyorum. 1980-90'lı yıllarda uygulanan vahşet hafızalardan daha silinmemiş. Devlet aklının geliştirdiği politikalar sonucu gözaltına alınan kadınlara karşı tecavüz ve taciz, işkence yöntemlerinden sadece biriydi. Amaç konuşturmak, düşürmek, 'tövbe' ettirmekti. Kadın şahsında topluma bu 'işten vazgeçin' mesajı vermekti. Ancak o dönem irade, inanç, kararlılık ve direniş bu uygulamaları boşa çıkardı. 'Ser verip, sır vermeme' geleneği oluştu. Cezaevi direniş hikayelerini çok dinledim. Hemen hepsinden çok etkilendim. Ancak tam da bu konuya denk düşen bir olayı anlatmadan geçemeyeceğim.
PKK'ye milislik yapan biri yakalanıyor. Gözaltında akla gelmeyecek işkenceler yapılıyor. Tabii milis konuşmuyor. Eşini getiriyorlar karşısına. 'Eğer konuşmazsan tecavüz edeceğiz' diyorlar kendi adaplarınca. Adam gevşiyor. Konuşup konuşmama arasında kararsız kalıyor. Durumu fark eden eşi Kürtçe 'Ahmo ne sen eski sensin, ne de ben eski ben, namus bir kadının iki bacağı arasında değil, senin iki dudağın arasında çıkacak sözdedir' diyor.
Bu ve buna benzer yaklaşımlar 80-90 yıllarında uygulanan cinsiyetçi politikaları boşa çıkardı. Namus algısı Kürt toplumunda değişti ve değişiyor.
Son dönemlerde siyasi kadın tutsaklara yönelik cinsiyetçi politikalar tekrar gündeme geldi. Uygulamalar geçmiş yılları aratmıyor. Neredeyse taciz ve tecavüz vakalarının olmadığı cezaevi kalmadı gibi. Çıplak arama en yaygın yöntem olarak uygulanıyor. Hastahanelere, mahkemelerde gidişte; dayak dışında taciz olaylarında da ciddi bir artış yaşanıyor. Amaç aynı; yıldırmak, pes ettirmek, teslim almak ve tövbe ettirmek. Cinsiyetçi politikalar yenilerini eklemek içinde arayışlar sürüyor tabii. Son olarak Elbistan E Tipi Kapalı Kadın Hapishanesi’nde odaların içerisine 3 adet kamera yerleştirmek için yer tespiti yapıldığı basına yansıdı. Kameralar, banyo ve tuvaleti gören kısma, ortak yaşam alanı olan mutfak kısmına ve havalandırma kısmına yerleştirilmek üzere hazırlanıyormuş. Anlaşılan cezaevlerinde irade kırma politikaları sonuç vermemiş ki cinsiyetçi politikalar psikolojik şiddetin arttırılmasıyla sürdürülmek isteniyor. Tuvalete, bayoya kameraların yerleştirime düşüncesi bile bir devletin pornocu-röntgenci- cinsiyetçi durumunu çok çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.
Cezaevlerindeki siyasi kadın tutsakların yıllardır bu uygulamalara karşı mücadele ettikleri, büyük direnişler gerçekleştirdiklerini biliyoruz. Ancak mevcut uygulamalar dalga dalga beton duvarların arkasına ulaştığına göre gerek kadın hareketlerinin, gerekse de duyarlı tüm kesimlerin mücadelelerinin de beton duvarlar arkasına geçmesi gerekmektedir. Onlarca kilitli kapının ardında 1,5 metre karelik hücrelere sıkıştırılmış kadın yaşamlarına ulaşmak hem insani, hem vicdani sorumluluktur. Evlerde, sokaklarda, iş yerlerinde ve son olarak cezaevlerinde artış gösteren kadına yönelik şiddet aynı kaynaktan beslendiğine göre; mücadeleninde her alana nüfuz etmesi gerekmektedir. Beton yığınları arasına sadece insanca yaşamak istedikleri için sıkıştırılmış bu seslere kulak verelim.
'Ne sen eski sensin, ne de ben eski ben'