
'Savaşla büyüyen kuşağın filmi'
Yöneten Özcan Alper, Kürt meselesinin her zaman gündeminde olduğunu, kirli savaşı kadınlar ve çocuklar üzerinden anlatmak derdinde olduğu için bu filmi çekmeye uzun yıllar önce karar verdiğini belirtiyor. Senaryoyu da çeşitli dönemlerde Kürt illlerine sık sık giderek, yazmış. Savaşla büyüyen bir kuşağın ferdi olarak kendisini bir nevi bu filmi çekmeye borçlu hissettiğini dile getiren Özcan, "Genç bir yönetmen olarak, yaşanan savaşı kadınlar ve çocukların bakışı üzerinden anlatmak istedim. 2005 yılında yazmaya başladım senaryoyu. O zamandan bu yana filmde değişiklikler oldu. Hatta Dicle Haber Ajansı'nda çalışan birinin hikayesi gibi başlayıp, onun tanıklıkları üzerine ve yaşanan faili meçhul cinayetler ve kayıplarını arayan aileler, savaşın ortasında genç olmakla ilgili bir hikaye yazmaya başlamıştım. Ancak zaman içinde senaryoda değişikler yaptım ve bugünkü halini aldı" diyor.
Gelecek Uzun Sürer'de Alper, gündelik hayatın dilini kullanarak hem savaş gerçekliğinden hem de kültürel gerçeklikten hiç kopmuyor. Yazar Cesare Pavese'nin "Savaş bir gün biterse. Peki ya ölenleri ne yapacağız? Neden öldüler" sorusu ile başlayan filmde, ilk önce Hemşince ile izleyiciyi filmin içine katan Özcan, akış içinde kullanılan Kürtçe, Türkçe, Ermenice ile de halkların kardeşliğine selam gönderiyor. İlk filmi biter bitmez bu film üzerinde yoğunlaştığını dile getiren Özcan, savaşın şiddet boyutunun medya aracılığı ile hayatımıza girdiğini, ancak savaşın kadınlar, gençler ve çocuklar üzerindeki etkisinin gözardı edildiğini ifade ediyor.
Filmde sadece Türk dilini kullanırsa, bunun yaşamla çelişeceğini ifade eden Alper, kendisinin anadili olan Hemşince'nin de yok olmaya yüz tutan diller arasında olduğunu hatırlatarak, Mezopotamya Kültür Merkezi'nde (MKM) hem sinemayı hem de Kürt mücadelesinin öğrendiğini ve bu nedenle de farklı dillerin sinemada yer bulmasına emek vermek istediğini söylüyor.
Vicdanlara sesleniş
Umutsuzluk hissi yaratan ilk filmin aksine Alper, Gelecek Uzun Sürer'de, bu kez umudun, ölüm karşısında yaşamın kutsallığının, savaş karşısındaki onurlu barışın ve Kürt sorununun çözümündeki yol göstericiliğinin "özel" anlatımı ile farklılık yaratıyor. Filmi çekmeye başladığı dönemde Türkiye'de Kürt sorununun çözümüne ilişkin olumlu bir hava olduğunu, ancak şu andaki politik ortamın çok gergin olduğuna dikkat çeken Alper, filmde anlatılan yöntemlerle Kürt sorunun çözülemeyeceğini, sorunun güvenlik meselesi olmadığına işaret ediyor.
"Kürt meselesi siyasetle çözülmeyecek bir mesele mi" diye soran Alper, "Hep şunu soruyordum; gençler açısından gerilla ya da asker benim için fark etmiyor. Bu çözülebilecek bir meseleyken neden bu kadar insan öldü? Biraz bunu sorgulatmak özellik de bu tarafta sürekli savaş çığırtkanlığı yapanlar ya da bunun etkisinde kalanlara başka bir yolun daha olabileceğini de biraz hatırlatmak ve düşündürmek istedim. Film bunu keşke yaratsa. Vicdanlarında, 'yaşananlara sadece buradan baktığınız gibi olmaz' dedirtse " diye konuşuyor.
Ceset tarlası bir ülke…
Filmde anlattığı annelerin eşlerini, çocukların babalarını birer birer, tek tek ceset tarlasına dönüştüren bir ülkede yaşadığımızı vurgulayan Alper, "7 bin beş yüz insanın gerçekten bir mezarı yok, aileler ölülerin yasını bile tutamıyor, buna izin verilmiyor. Bu mesele benim yüreğime ve vicdanıma dokundu. Bugünkü iletişim çağında insanların kendi kimliklerinden daha fazla kaçamayacağını düşünüyorum. Bölgeye, kendi cephemden ve kendi vicdanımdan baktım" diyor.
Yüzleşmek ve unutmamak için
Kürtlerin zaten vahşeti yaşayan taraf olduğunun altını çizen Alper, kamerasını tersten çevirerek, birilerinin empati kurması için kullandığını söylüyor. Devletin hep aynı şeyi denediğini hatırlatan Alper, şöyle devam ediyor: "Buradaki sorunu aslında 30 yıldır olan şey yüz yıldır olmakta, devlet açısından baktığınızda hep aynı şeyi denemişler. Bir sorun çıkıyor ve odanın kapısını kapatıyorlar, başka bir sorun çıkıyor odanın kapısını yine kapatıyorlar. Buna bu coğrafyanın halklarını dahil ettiler. O yüzden de üzerini örtmek değil de, bunla yüzleşme ve hesaplaşma üzerine kurulması gerektiğini düşündüm. Filmin kendisinde aslında bir nevi hesaplaşma ve unutmama üzerine oturmak istedim. Böyle bakınca evet hakikatleri araştırma komisyonu ve orada gördüğünüz şeyleri ancak başkalarının acılarına bakabilme meselesi gibi birçok mesele olduğunu düşünüyorum. Filmin bu süreçte şunu yapmasını isterdim; egemen-erk ya da iktidarların 'Evet. Biz yanlış yaptık. Tamam savaştık. Devlet olarak yanlış yaptık. Bütün bunlar için özür diliyoruz. Ama bu bizim tarihimiz ve bunla hesaplaşmamız gerekiyor. Kürt meselesinden başlayıp 100 yıllık tarihimizle hesaplaşacağız' desinler."