Neredeyse yüz yıldır inkar, zorla iskan ve asimlasyonla bastırılamayan, her seferinde dağlarından, sokaklarından, zindanlardan, dengbêjlerinden, stranlarından ve hatta qırıklarından yeniden doğan Kürtlere karşı, taammüden ilan edilen yüksek yoğunluklu bir savaş yaşadığımız günleri şöyle özetlemek mümkün:
Her nasılsa savaş mahallinden kaçılan görüntülerden aklımızda kalanlar, ama asıl görüntülemeyenler, görüntülense de gözlerimizin ve kalplerimizin menziline giremeyenler. Her koşulda ses verenler, sesleri "hendeklere" takılıp ses vermeyenler. Che’nin "Dayanışma, enternasyonalizm halkların inceliğidir" cümlesinden el alarak sokaklara çıkanlar. Gücü nefesi, kalbi, aklı yetmeyip, evlerinde huzursuz oturup direnenlerden dualarını esirgemeyenler. Hayatın nabzının attığı her yerde her şart altında bilmediği duaları bildiği şiirleri, şarkıları, türküleri okuyanlar… Henüz karakola bile düşmeden, teoride "doğru" söyleyip "pratikte" şaşanlar; yazdıkları şiirlerin kalbini kırıp şiirlerine yenilenler. Kalplerini ve vicdanlarını ikinci bir emre kadar tatile gönderenler…
Daha da uzatılabilecek "memleketimden insan/muhalif manzaraları" bir yana, ben sizi geçmişe götürüp, büyüyünce şair olan beş yaşında bir çocuğun aklında kalan kıssadan hisselerle dolu görüntüleri paylaşmak istiyorum:
"Ben çocuk olduğum dünyayı alevler içinde buldum. Beş yaşındaydım ve Manisa yanıyordu. Bütün kent bir gömlekle dağa çıkmıştı. Askerlerimiz aşağıda düşmanla çarpışıyordu. Silah sesini ilk o zaman duydum. İlk topu, ilk uçağı da o zaman gördüm. ‘Düşman’ sözcüğünü de ilk o gün öğrendim, bir daha da unutmadım. ‘Düşman’ yangın, top, tüfek demekti; daha çok da ölüm. Yanan kenti bir zaman dağdan seyrettik. Bir akşam kente indiğimizde de evimizin yerinde yeller esiyordu.
Dağa çıkışımızı, sonra da inişimizi hiç unutmayacağım. Kentte hâlâ dumanlar tütüyordu. Halk ayakta kalan evlere sıkış tıkış yerleştirildi. Rum, Yahudi mahalleleriydi ayakta kalan bu evler. Hepsi de çok güzeldi. Oturduğumuz evin uzun güzel taşlığını unutamam. Ev bir mahalleydi sanki. Uzun, taşlık avlu biz çocuklarla doluydu. Yemekler orda pişiyor, orda yeniyor, sonra da herkes odalara kapanıyordu. Burada ne kadar kaldık bilmiyorum. Yalnız elim, Halil İbrahim ağabeyimin elinde, bazen kenti dolaştığımız, bir o, usumda. Yıkıntı nedir o gün öğrendim. Sürülmüş tarlalara dönmüştü Manisa. Ayakta kalan kimi evlerin, dükkânların yalnız duvarlarıydı. Kent, gene de bayraklarla donatılmış, ‘YAŞASIN!’ sesleriyle çınlıyordu. Halk, geçen askerlerimize sarılıyor, su veriyordu…
Tutsaklar önümüzden geçiyordu. Hepsi yorgun, bitkindi. Onlar geçerken halk taş atıyor, tükürüyor yumrukluyordu. Kentin dış mahallesindeki çukuru hiç unutmam. Tutsakların geçtiği yol üstündeki bir çukurdu bu. Halk onlar geçerken ele geçirdiklerini bu çukura atıp, üzerlerine taş atıyordu. Her an ölülerle kabarıyordu çukur. Bu böyle kaç gün sürdü bilmiyorum. Kent düşmandan temizlendiğinde, sokaklarda, dumanlar içinde hâlâ can çekişen düşman askerlerine rastlanıyordu. Ölü bir askerin bacaklarına çakılarını saplayan bizden büyük çocukları hele hiç unutmayacağım. Ben böyle bir dünyada doğmuş, böyle bir dünyada çocuktum işte." (İlhan Berk)
Siz kalbinizi soğutadurun ben devam edeyim… İlhan Berk'i tanıyanlar "Harika! Harika!" sözcüklerinin onun alamet-i farikası olduğunu bilir. 1945'lerde bir gün genç bir kadınla Ankara Caddesi'nden Cağaloğlu'na çıkarken, "Mussolini'nin asıldığını yazıyor!" diye hançeresini yırtarak gazete satan bir çocuğa rastlarlar. Berk, aldığı gazeteyi okurken meraklı kadın "Mussolini de kim?" diye sorar. Beklemediği bu "cahil" soru şairin çok hoşuna gider. "Harika! Harika! Mussolini'nin kim olduğunu bilmiyor!" diye cevaplar kadın arkadaşını…