'Schadenfreude'nin tatlılığı!
Forum Haberleri —

İsrail'e yönelik bombardıman
- Savaşın son aşaması, ne ele geçirdiği topraklar ne devirdiği hükümetlerdir; asıl mesele, insan ruhunu sömürgeleştirmesidir.
*JASIM AL-AZZAWI
Ortadoğu’da gece ekranlarda yaşananları tanımlayan bir kelime var: Schadenfreude. Düşmanınızın acı çektiğini, yıkıldığını ve öldüğünü gördüğünüzde duyduğunuz tarifsiz, muazzam bir haz duygusu.
İran füzeleri, Tel Aviv, Hayfa ve Eilat semalarında karanlığı yaran ateş izleriyle yay çizerken Filistinliler, Araplar, Müslümanlar ve dünyanın dört bir yanındaki geniş bir insan kitlesi, bu manzarayı korku veya dehşetle değil, heyecan verici bir coşkuyla izliyor. Beyrut’tan Bağdat’a, Amman’dan Müslüman dünyanın uzak köşelerine kadar salonlardaki telefon ekranları parlıyor. Blog yazarları, ellerinde patlamış mısırla, olayı gerçek zamanlı ve renkli bir dille anlatıyor; sesleri yükseliyor, izleyicileri kutlamaya, slogan atmaya, her füze Tel Aviv’e çarptığında sevinç çığlıkları atmaya çağırıyor. Yıkım, adeta ortak bir ritüele dönüşüyor. Onlar savaşı izlemiyor. İntikamı izliyorlar.
Yıllardır dümdüz edilmiş mahallelerin, enkazdan çıkarılan parçalanmış çocukların, saniyeler içinde silinen bütün ailelerin görüntüleri şok edici bir sıklıkla dolaşıma giriyordu. Yıkım sıradanlaşmıştı. Öfke duyularımızı köreltmişti. “Hassas vuruş” ve “kendini savunma” dili, tarif edilemez dehşetin anlamını boşaltmıştı. Geriye kalan tek şey, tek taraflı, durmak bilmeyen ve karşılıksız bir acı defteriydi. Şimdi, kısa bir an için, defterin dengelendiği ve borcun ödendiği izlenimi doğuyor. Gerçi tamamen değil. Hesap hâlâ kapanmadı ve önümüzdeki on yıllar boyunca da kapanmayacak.
Ahlaki yaralanmanın semptomu
Bir füze, günahkâr ile azizi ayırt edemez. Onda ahlaki bir ağırlık yoktur, sadece kinetik güç vardır. Evlerinin tozlarını eşeleyenler için askeri hedeflerle cinayet arasındaki ayrım önemsizdir. Onlar “stratejik hamle” görmez; göze göz görürler. “Resmi politika” duymazlar; sessizliği önceleyen boğuk nefesleri ve çığlıkları duyarlar. Çocukların çığlıklarının, yaşlıların kırık kemiklerinin, hava için çırpınan okul kızlarının yankılarını hatırlarlar. Mesaj çok nettir: “Bırakın onlar da hissetsin, kardeşlerimizin Gazze’de çektiği acıyı çeksinler. Sempati veya gözyaşı beklemeyin. Bizim empati ve merhamet kapasitemizi yok ettiniz.”
Chris Hedges, savaşın insanları en çok nefret ettikleri şeye dönüştürdüğünü yazmıştı. Ahlaki hayal gücünü çarpıtır. Empatiyi iştahla değiştirir. Ne kadar uzun sürerse adalet ile intikam arasındaki ayrımı yapma yeteneğini o kadar çok aşındırır. Bu aşınma artık açıkça görülüyor.
Yıkımı kutlamak güç belirtisi değildir. Ahlaki yaralanmanın bir semptomudur. Şiddetin kolektif ruh dünyasına ne kadar derin işlediğini ortaya koyar. Sadece yaralanmış bir bölgeyi değil, yaralarıyla yeniden şekillenmiş bir bölgeyi gösterir. Tanık olduğumuz şey, bir bulaşıcı hastalıktır.
İnsan ruhunun sömürgeleştirilmesi
Önce dil değişir. “Misilleme”, “denge” ve “hak edilmiş” gibi sözcükler kullanılır. Ardından korkunç görüntüler gelir; yanan binalar, parçalanmış sokaklar ve kaçışan siviller. Sonra da sessizce, o çizgi silinir. Tanıklık ile onaylama, yas ile tatmin arasındaki çizgi kaybolur. Yerine daha soğuk bir şey şekillenir: Acının gösteri olarak normalleştirilmesi. Duyuların körelmesi ve kan, sakatlık manzaralarından uzaklaşmak için başka bir oyalanma arayışı. Savaşın son aşaması budur; ne ele geçirdiği topraklar ne devirdiği hükümetlerdir, asıl mesele insan ruhunu sömürgeleştirmesidir. İnsanlara tezahürat yapmayı öğretir. Acı yön değiştirince adalete dönüştüğüne inandırır.
Ortadoğu’nun gece göğünde süzülen İran füzeleri şiddeti sona erdirmiyor. Onu uzatıyor. Sonsuz bir geri dönüş mantığını taşıyorlar: Bu vuruş şu saldırıya karşılık, şu hasar da bu karmaşaya… Kan aritmetiği ki asla çözülmüyor.
Yine de bir anlığına yanılsama sürüyor. İzleyenler kısa bir süre için kendilerini haklı çıkmış hissediyor. Barış değil. Adalet değil. Sadece acının artık tek taraflı olmadığına dair kasvetli bir tatmin duygusu. Tel Aviv ve Eilat semaları şimdi yanıyor ve intikam hissi bölgeyi bir heyecan dalgasıyla sarıyor. “İsrail de bizim yandığımız gibi yanıyor” söylemi, kırılgan bir yanılsamadır. Sürdüremez.
Gerçek, daha basit ve daha acımasızdır: Bu karşılıklı alışverişte kimse kazanmaz. Bombardıman altında kalanlar da, uzaktan tezahürat yapanlar da, döngüye hapsolmuş bölge de… Savaş adalet getirmez. Tekrar getirir ama biz bu döngünün tutsağıyız ve çıkış levhasını göremiyoruz.
Asıl trajedi, insanların bu karanlık tatmin duygusuna kapılması değildir. Asıl trajedi, yıllar ve on yıllar boyunca öyle bir noktaya itilmiş olmalarıdır ki bu tür duygular onlara doğal gelmeye başlamıştır; empati yorgunluğa, öfke kayıtsızlığa, hatta daha kötüsü, iştaha dönüşmüştür.
Uzun süren şiddet bunu yapar. Ruhun frenlerini boşaltır. O fren bir kez gidince, acı ölçülür, karşılaştırılır ve hatta kutlanır hale gelince, düşüş tamamlanır. Gece gökyüzü yanmaya devam edebilir. Ekranlar parlamaya, sesler yükselmeye devam edebilir ama tüketilen artık yalnızca savaş değildir. Paylaştığımız insanlığın son kırıntılarıdır.
* Jasim Al-Azzawi'nin Middle East Monitor'daki makalesi çevrilerek düzenlendi.







