"Son eve" girmek, hükümetin Kürt sorununda "çözüm" siyasetinin yeni aşamasını simgeliyor.

"Mahalle mahalle, sokak sokak ve ev ev" operasyon.

Havuz medyası, Kürdistan’da yapılan muazzam asker polis yığınağını ve şehirleri yakıp yıkma konusunda acele edilmesini "kış aylarından yararlanma" olarak anlatıyor. Gerilla güçlerinin "hareketsiz" olmasından istifade ederek, şehirlerin işini bitirmeyi düşünüyorlarmış.

"Son eve" bahar gelmeden girmeyi planlıyorlarmış.

Bu ne demek oluyor?

O zaman halk soruyor: "Son evin güvenliği gerillanın varlığına mı bağlı?…" Hükümet şu anda "son ev" ve "kıştan yararlanma" laflarını ettiği zaman, ortaya işte bu sonuç çıkıyor. Kürt halkı buradan hareket ederek, "eğer bahar gelirse demek ki, son eve giremeyecekler."

Böyle düşünmenin sonucu ne oluyor?

İlkokul çocukları bile bu düşünceye varır varmaz, "O zaman son evi bahara kadar savunmalıyız ki, evimize girmesinler" demeye başlıyor.

Sen "Bahar gelmeden işlerini bitireyim" dediğin zaman, o da "Bahara kadar işimizi bitirmelerini önleyelim" diyor.

Direniyor.

Şimdi "son ev"lerdeki yaşlılar, gençler, çocuklar, duvarlarındaki takvimlere bakıyor. Bugün günlerden Perşembe. Aralık ayının 17’si. On üç gün sonra yeni yıl. Oradan sonra geriye ne kaldı? İki ay 21 gün sonra Newroz.

Newroz demek bahar demek. 

"Son ev"de oturan anneler her gece çocuklarını "ertesi sabaha sağ salim uyanmaları" için dualarla yatırıyor. Ağır makineli tüfeklerin tarrakaları, havan mermilerinin ıslıkları, uçakların homurtuları çocuklar için artık "ninni" yerine geçiyor. Bir an sessizlik olsa ufaklıklar gözlerini açıyor. Sonra bir mayının infilakı. Uyanan çocuk o anda mırıl mırıl, mışıl mışıl uyumaya başlıyor.

Rüyalarında ne görüyorlar?

Newroz sabahını görüyorlar. Anneleri onlara yeni ayakkabılar almış, yeni giysiler dikmiş. Her yer sarı, kırmızı, yeşile bürünmüş. Bütün hendeklerde, bomba çukurlarında yemyeşil çimenler açmış, yemyeşil çimenlerin arasından kıpkırmızı gelincikler, sapsarı papatyalar boy vermiş. Anneler, babalar, kardeşler, ellerinde yiyecek torbaları…"Son evde" bir telaş, bir telaş…

Çocuk soruyor: Anne sokağa çıkmak yasak değil mi? 

Anne çocuğunu sırtına almış, kapıdan çıkıyor: Bahar geldi yasak bitti…

Havuz medyasının medyatörü "çocuğun Newroz rüyasını" biliyor. Telaşı ondan.

Medyatör bağırıyor: "Elinizi çabuk tutun, tankın, akrebin,, TOMA’nın gaz pedallarına basın. "Durmayın yola devam edin, son evin kapısına az kaldı ama bahara da az kaldı, gaz verin gaz verin… Son mağaradaki karların arasından doğrulmadan, son evin kapısına dayanın… Son evi düşürün… Çatısını çökertin…Duvarını indirin…Temelini patlatın…"

Diyelim ki "son evi" gerçekten de bahar gelmeden, dağdakiler mekaplarını giymeden düşürdün. Ne olacak?

"Son köyü" düşürdükten sonra ne olduysa o olacak.

"Son köyün son evini yaktığın gün" "bitirdik" dediğini unutma.

Şimdi "son şehrin son evini yaktığın gün" bil ki, "ortak vatanı" yakmış olacaksın. "Ortak bayrağı" tutuşturacaksın. "Ortak demokratik ulusu" yok edeceksin. "Ortak resmi dili" lal edeceksin.

"Son evi" yakmak Türkiye’yi yakmak olacak.

O "son evdeki" evi yakıldıktan sonra sanıyor musun ki, senin ayaklarına kapanacak?

De ki sırtına dipçiği indirdin, onu evinin kapısının önünde yüz üstü devirdin. De ki, içerideki oğlunu ve kızını öldürdün.

Ne olacak?

Yeni bir barış annesi devrildiği yerden ayağa kalkacak.

Yeni bir adam evlat acısıyla yollara düşecek.

Ve az sonra takvimler Newroz’u gösterdiğinde, bil ki "boşalan evlerden" çıkan milyonlar Newroz alanlarını dolduracak…

Ama unutma:

"Son ev" düştüğünde, o Newroz alanlarında artık "barış bildirileri" okunmayacak.

Yani iki şık var: Ya "son ev" Newroz’a kadar "düşmez", o zaman "yeniden barış masasını kurma" umudu hala var demektir. Ya da "son ev" düşer, kapı, pencerenin yanında "masa da yanar", son barış umudu kül olur gider.

"Son evin" önünde dur ve düşün…"Son ev" son umuttur.

Çocuğun "Newroz rüyası" ise, bil ki sonsuzdur...