- Aktörler, ittifaklar ve savaş teknolojileri değişiyor fakat coğrafya değişmiyor. Yemen, hâlâ Kızıldeniz’in güney kapısında. Bab el-Mendeb hâlâ orada. Dünya ticareti hâlâ ona muhtaç.
- Yemen’in gerçek gücü petrolünde, ekonomik büyüklüğünde veya askeri kapasitesinde değildir; coğrafyasıdır. Bu coğrafyanın dünyaya açılan anahtarı ise Bab el-Mendeb’dir.
MİHRAC URAL
Saba ve Himyer uygarlıklarından Habeş ve Sasani hâkimiyetlerine, Osmanlı döneminden İngilizlerin Aden’e yerleşmesine, Kuzey ve Güney Yemen’in ayrılığından 1990’daki birleşmesine, 2015’deki Suudi müdahalesinden bugünkü Husiler merkezli çatışmaya kadar değişmeyen şudur: Yemenliler, Kızıldeniz’in güney kapısında duruyor. Bu kapının adı Bab el-Mendeb’dir.
Bab el-Mendeb, Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan stratejik bir boğazdır. Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla önemi daha da arttı; Asya ile Avrupa arasındaki deniz ticaretinin temel geçiş noktalarından biri hâline geldi. Bu nedenle Yemen’deki hiçbir savaş, yalnızca Yemen içinde kalmadı; bölgeyi olduğu kadar dünyayı da etkiledi.
Yemen’e hakim olmak
Habeşiler, Sasaniler, Osmanlılar ve İngilizler, farklı dönemlerde Yemen’in bazı bölgelerinde hâkimiyet kurdular fakat dağlık yapısı, güçlü yerel toplumsal örgütlenmeleri ve özellikle kuzeydeki "Zeydi" siyasi geleneği, dış güçlerin ülkenin tamamını uzun süre kontrol etmesini zorlaştırdı. Askeri üstünlük sağlayabildiler fakat Yemen toplumunun tamamını kendi iradelerine göre şekillendiremediler.
Suudi Arabistan açısından Yemen, sıradan bir komşu değildir. İki ülke arasında uzun yıllar sınır sorunları yaşandı, 1934’de Taif Antlaşması ve 2000’de Cidde Antlaşması ile sınır meselesi düzenlendi. Bu düzenlemeler de Yemen’in Suudi güvenliği açısından stratejik önemini ortadan kaldırmadı. Husilerin, 2014’te Sana’yı ele geçirmesi ve 2015’te Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun savaşa müdahale etmesiyle mesele yeni bir boyut kazandı. Suudi Arabistan’ın güney sınırında İran’la yakın ilişkileri bulunan güçlü bir silahlı hareket ortaya çıkmasına Kızıldeniz ve Bab el-Mendeb boyutu da eklendi.
Husileri, yalnızca “İran’ın Yemen’deki vekili” olarak tanımlamak, Yemen gerçeğini eksik bırakır. Husiler, Yemen’in kuzeyindeki Zeydi çevreden doğan yerel bir siyasi ve askeri harekettir. İran ile ilişkileri zaman içinde gelişti, özellikle askeri ve teknolojik destek açısından önem kazandı.
Dolayısıyla iki gerçek aynı anda görülmelidir:
* Husiler, Yemen’in iç dinamiklerinden doğdu.
* İran desteği ise onların bölgesel kapasitesini güçlendirdi.
ABD ve Türkiye
Diğer yandan ABD ve İsrail, dostları Suudi Arabistan’a açık ve doğrudan destek veremeyeceklerini ilan etti. ABD ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerde ciddi bir soğukluğun mu, yoksa büyük parasal hesapların ve yeni güç dengelerinin mi belirleyici olduğunu önümüzdeki süreç gösterecektir.
Türkiye’nin ise Osmanlı geçmişine dayalı algılar üzerinden geliştirdiği bölgesel yaklaşımın giderek çaresizleşmesi ve Mekke Anlaşması’nın kâğıt üzerinde kalan, pratikte hiçbir karşılığı olmayan bir düzenlemeye dönüşmesi dikkat çekicidir. Bütün bunlar, Türkiye’nin bölgedeki gelişmelere yön verme iddiasının gerçeklikten ne kadar uzak olduğunu ve mevcut güç dengeleri karşısında etkisiz kaldığını açıkça gösteriyor.
Savaşın denize taşınması
Yemen savaşındaki en önemli dönüşümlerden biri, çatışmanın denize taşınmasıdır. Husilerin füze ve insansız hava araçları kullanması ve özellikle 2023 sonrasında Kızıldeniz’de ticari gemilere yönelik saldırıların başlamasıyla Yemen savaşı, dünya ticaretinin doğrudan gündemine girdi. Kızıldeniz’deki saldırılar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret rotalarını etkileyebiliyor, gemileri Afrika’nın güneyinden dolaşmaya zorlayabiliyor ve taşıma maliyetlerini artırabiliyor. Böylece Yemen, ekonomik gücüyle değil, stratejik konumuyla küresel bir ağırlık kazandı. Bab el-Mendeb’in tamamını Yemen kontrol etmiyor, ancak batı kıyılarındaki askeri güçler (özellikle Husiler) deniz trafiğini tehdit edebilecek kapasiteye sahip. Bu nedenle asıl soru “Bab el-Mendeb Yemen’in elinde mi?” değildir; "Yemen’deki güçler, Bab el-Mendeb’in güvenliğini etkileyebiliyor mu?" sorusudur. Cevap açıktır: Evet. Yemen’in jeopolitik gücü tam burada ortaya çıkıyor.
Yeni dengenin gerçeği
Bugün Yemen çevresindeki mücadelede İran, ABD, İsrail, Türkiye, BAE ve diğer bölgesel aktörler farklı hesaplarla hareket ediyor fakat hiçbiri Yemen’in temel gerçeğini değiştiremez: Coğrafya değişmez. Bab el-Mendeb yerinde kalır. Kızıldeniz yerinde kalır. Aden yerinde kalır. Yemen’in dağları ve toplumsal yapısı da yerinde kalır. Bu nedenle Yemen’de kurulacak her yeni düzen, yalnızca askeri güç üzerinden değil, Yemen toplumunun kendi iradesi üzerinden düşünülmek zorundadır.
Habeşiler geldi. Sasaniler geldi. Osmanlılar geldi. İngilizler geldi. Sonra bölgesel güçler devreye girdi. Aktörler değişiyor. İttifaklar değişiyor. Savaş teknolojileri değişiyor fakat coğrafya değişmiyor. Yemen, hâlâ Kızıldeniz’in güney kapısında. Bab el-Mendeb hâlâ orada. Dünya ticareti hâlâ bu dar geçidin güvenliğine ihtiyaç duyuyor. Bu yüzden Yemen’in gerçek gücü petrolünde, ekonomik büyüklüğünde veya askeri kapasitesinin mutlak büyüklüğünde değildir. Yemen’in gerçek gücü, coğrafyasıdır. Bu coğrafyanın dünyaya açılan anahtarı Bab el-Mendeb’dir.
Yemen’siz denklem eksiktir
Hiçbir dış güç, Yemen’i kolayca kendi istediği biçimde şekillendiremedi, çünkü yalnızca dağlardan, kabilelerden ve şehirlerden oluşan bir ülke değildir; dünya deniz yollarının kritik bir kapısının hemen yanındadır. Bugün Husilerin sahip olduğu askeri kapasite, Yemen’e kendi ekonomik ve askeri büyüklüğünün çok üzerinde stratejik bir ağırlık kazandırıyor. Bu nedenle Yemen’in kendi iradesi hesaba katılmadan kurulacak her denklem eksik kalacaktır. Yemen’in tarih boyunca taşıdığı paradoks bugün daha açık biçimde ortaya çıkıyor: Yemen kapının sahibi değildi fakat kapının hemen yanındaki anahtardır. Ve o anahtarın adı: Bab El-Mendeb.