- Yasa ardından sürecin kaderini pratik adımlar belirleyecek. Her biri artık ölçülebilir. Yapılmadıkları takdirde ortaya çıkacak tehlike ise yalnızca “süreç yavaşlar” biçiminde tarif edilemez.
SİNAN CUDİ
Sürecin nasıl uygulanacağını, kurulların ne zaman çalışacağını, demokratik siyasetin hangi hukuki zeminde güvence altına alınacağını konuşmamız gerekirken, birdenbire İmralı’daki ev konuşulmaya başlandı.
Peki neden?
Neden silahsızlanma ve demokratik siyasetin hukuki zemini yerine, Önder Apo’nun kaldığı/kalacağı yer konuşuluyor? Neden kurulların yetkileri, çalışma biçimleri ve takvimi yerine “villa” denilerek sansasyonel kılınmaya çalışılan mekan önümüze getiriliyor? Neden “Abdullah Öcalan”’ın kendi sözlerinin topluma ulaşmasından çok, hakkında başkalarının söylediği sözler dolaşıma sokuluyor?
Aslında sorular, çelişkinin izini gösteriyor.
Bugün Önder Apo’nun süreçteki rolünü artık yok saymak mümkün değil. Silahlı mücadelenin sona erdirilmesi ve PKK’nin feshi yönündeki tarihsel çağrıdan yasanın uygulanmasına ilişkin uyarılara kadarki süreç, onun sözleriyle ve müdahaleleriyle ilerledi. Tam pratik aşamaya gelindiğinde ise Öcalan’ın kendisi yeniden “sorun” haline getiriliyor.
Son günlerde kendisine yönelik sözler dolaşıma sokuldu. Statüsü üzerinden polemikler üretildi. İmralı’da kendisi için hazırlandığı söylenen yeni yer üzerinden milliyetçi bir tepki örgütlenmeye çalışıldı. Bütün bunların arasında çıkıp “benim için ne yapılacak?” diye konuşmadı Önder Apo. “Kurullar çalışmalı” dedi. “Karşılıklı pratik adımlar atılmalı” dedi. “Barışın hukuki ve siyasi güvencesi sağlanmalı” dedi.
Bu ayrım gözden kaçırılmamalı, çünkü kendisine ilişkin tartışmayı sürecin önüne geçirenlere karşı en güçlü cevabı yine kendisi veriyor: Kendisini sürecin amacı haline getirmiyor. Tam tersine, önce geminin güvenli biçimde yol almasını istiyor.
Artık “Öcalan ne yapacak?” sorusundan çok “devlet ve siyaset ne yapacak?” sorusunun sorulmaya başlandığı bir zamanda AKP’nin tutumuyla ilgili ciddi bir sorun ortaya çıkıyor.
AKP, sürecin ilerlediğini söylüyor fakat kendi siyasal alanından çıkan açıklamaların “Kurucu Önder"i sürekli negatif bir nesne haline getirmesine neden müdahale etmiyor?
Daha önce şehit anmalarını ve ardından İmralı’daki yeni yapıyı tartıştıran Şamil Tayyar bunların başında geliyor. Önder Apo’nun statü talebinin Erdoğan’dan döndüğü ve silah bırakma kesinleşmeden adım atmak istemediğini ileri süren de kendisiydi.
Böyle bir dönemde iktidarın kendi çevresinden gelen bu tür açıklamaların önünü almamasının, kamuoyunda nasıl bir sonuç doğuracağını hesaplamamasının ya da bundan rahatsızlık duymamasının, AKP açısından siyasal bir karşılığı olabilir. Sonuçta Önder Apo’nun sürece katkısından yararlanmak başka, toplum karşısında güçlü bir siyasal özne olarak görünür hale gelmesini istemek başka şeydir. Birinciyi isteyen, ikinciyi sınırlayan bir yaklaşım ortaya çıktığında süreç kendi içinde bir çelişki üretmeye başlar.
Önder Apo’nun doğrudan konuşması, aslında birçok tartışmayı kolaylaştırabilir. Kendisine atfedilen sözlerin doğruluğu doğrudan anlaşılır. ‘Görüşme notları’ üzerinden yürüyen spekülasyonlar azalır. Sürecin ne anlama geldiğini kendi kavramlarıyla anlatabilir. Kürt toplumunun kaygılarına doğrudan yanıt verebilir. Türk kamuoyuna doğrudan seslenebilir. Bölgesel gelişmeler konusunda kendi yaklaşımını açıklayabilir.
En önemlisi de süreç, sürekli olarak başkalarının Önder Apo hakkında söylediği sözlerin gölgesinden çıkar. Bunun yerine Önderliğin söyledikleri tartışılır.
AKP’nin bundan neden çekinmesi gerektiği ise ayrıca sorulması gereken bir soru. Çünkü böyle bir durumda “Terörsüz Türkiye” ile “Barış ve Demokratik Toplum” arasındaki fark da daha görünür hale gelecektir. Birincisi devletin güvenlik ve istikrar hedefi olarak kurulabilir. İkincisi ise bunun ötesinde bir toplumsal ve siyasal dönüşümü gerektiriyor.
İmralı Heyeti’nin son görüşme hakkında açıkladıklarından da anlıyoruz ki; Önderlik, tam da bu sınırı çiziyor. Silah bırakmanın karşısına demokratik siyaseti koyuyor. Barışın karşısına da hukuki ve siyasi güvenceyi. Türkiye’nin önündeki fırsatın yalnızca bir güvenlik fırsatı olmadığını söylüyor.
Buradan sonrası artık daha zor. Yasa ardından sürecin kaderini çağrılar belirlemeyecek. Pratik adımlar belirleyecek. Kurullar çalışacak mı? Önder Apo gerçekten öngörülen mekanizmanın etkin bir parçası olacak mı? Demokratik siyasetin önündeki hukuki engeller kaldırılacak mı? Barış iradesi somut güvencelere kavuşacak mı? Kürt meselesinin çözümü seçim hesaplarının dışına çıkarılabilecek mi? Önder Apo’nun sözünün doğrudan kamuoyuna ulaşmasının önü açılacak mı?
Bunların her biri artık ölçülebilir. Yapılmadıkları takdirde ortaya çıkacak tehlike, yalnızca “süreç yavaşlar” biçiminde tarif edilemez. Siyasetin boşluk tanımadığını hepimiz biliyoruz.
Önderliğin son görüşmede sözünü ettiği “muhtemel provokasyonlar” bu boşluklardan beslenebilir. Rojava’daki gelişmelerin, Türkiye’deki siyasal gerilimlerin ve milliyetçi mobilizasyonun birbirinden bağımsız olmadığını özellikle vurgulaması bu nedenle önemli.
Provokasyonu yalnızca birilerinin gelip süreci sabote etmesi olarak düşünmemek gerekir. Provokasyon, yapılması gerekeni yapmamaktır, geciktirmektir, toplumun beklentisini belirsizlik içinde bırakmaktır. Silah bırakılmasını isterken siyasetin yolunu göstermemektir. Sürecin en önemli aktörünü sürekli olarak toplumun karşısına negatif bir figür olarak çıkarmaktır. Bunlar üst üste geldiğinde, en küçük olay bile büyük bir kırılmanın taşıyıcısı haline gelebilir.
İşte asıl tehlike burada.
Kaptanın gemide tutulduğu halde dümeni tutmasına izin verilmediği bir yolculuğun nereye varacağını, herkes düşünmek zorunda.