Rojava’nın Dêrik şehrinde sıcak havaların hüküm sürdüğü ve Şengal’in çığlıklarının duyulduğu bir günde Rojavalı halkın Şengal'den gelen halka yardım etme trafiğinde olduğunu görüyoruz. Önümüzden geçen araçlarda yiyecek, giyecek ve sağlık malzemeleri taşınıyor. Dêrik şehrinin yakınlarında kurulan Newroz kampı adını daha önce Newroz kutlamalarının yapıldığı meydandan alıyor ve şimdi o meydan da binlerce Şengal'li Kürt kalıyor. Her birinin öyküsü bir başka dünyaya taşırıyor insanın ruhunu, dinledikçe onların acılarını bu dünyalı olmak istemiyor insan. Ama başka bir dünyanın insanıymış gibi de davranamıyor asla insan… Hatta insan kavramına yüklenen anlamlar soru işaretlerinin baskınına uğruyor. Bu kampta, insanın ilk öğrendiği kural acılar asla birbiriyle yarıştırılamaz kuralı oluyor. Herkesin öyküsü biricikleşip evrenin iniltisine karışıyor. Çocukların tozlu yüzünde gözyaşlarının çizdiği ince gözyaşı şeridi insanı tarifi imkansız sürgünlere gönderiyor. Gözlerden başlayıp çenenin altında biten bu yolun mesafesi çok kısa ama bir ülkenin haritasının uzun tarihselliğini anlatıyor.


Ölüm ve yaşamın resmi

Şengal'den gelişler daha doğrusu kaçışlar aralıksız bir şekilde devam ediyor. Rojava'dan Şengal'e yardıma giden YPG ve YPJ'liler kurtardığı onlarca insanı arabalara bindirip kampa getiriyor. Kampa yeni gelen insanlar kendileriyle hayatlarına yeni eklenmiş, öykülerini de getiriyor. Bugün yine kampa yeni ulaşan üç kişinin olduğu söylendi. Acil bir şekilde hastaneye kaldırılan bu üç kişinin peşinden hastaneye gittim. Gözleri, gözleri anlatılmaz bir coğrafya gibiydi. Bu ölümden dönmüş, kocaman açılmış gözler, hepimizden daha çok görüyordur yaşamın gerçek yüzünü demekten alamadım kendimi. Bu gözlerin sahipleri bizden daha çok biliyordur sevginin değerini, bizden daha çok sarılmışlardır hayata…
Yanlarına sokulmayı, yaralarına dokunmayı her şeyden daha çok istedim o an ama hiçbir şeyden de korkmadığım kadar korktum o bakışlardan, hayatın dehşet verici gerçekliği vardı o gözlerde. Ölüm ve yaşamın kol kola girmiş resmi vardı o gözlerde. IŞİD vahşilerinin eylemlerinden haberdar ve soğukkanlı yanıma yalvararak ilerledim o üç adama doğru… Yaklaştıkça daha çok deliyordu kalbimi bakışları. 35 yaşlarında, orta boylu adamın uzandığı sedyeye yaklaştım, merhabamın karşılığı bile düşünülerek veriliyor, merhamet ve anlamanın dışında hiçbir duygunun aramızda kalmasını istemiyorum. Sanki diğer bütün duygular fuzuli, sanki hiçbir düşüncenin gölgesi bile gerekli değilmiş gibi bir hissiyat doluyor o hastane odasına. Bana öykünü anlat diyorum, göz kapaklarını hafifçe indirip kabul ettiğini ima ediyor.

Koço'nun tüm erkeklerini taradılar

“Bizim köye doçkaların monteli olduğu büyük kamyonlarla geldiler, hepimizi medreseye topladılar. Kadın ve kızları başka bir yere götürdüler, bize dinlerine geçmemizi söylediler geçmedik, on gün bizi esir aldılar sonra hepimizi kamyonlara bindirip köyün aşağısına götürdüler, bizler Koço köyünün bütün erkekleri tek sıra şeklinde yere yatırıldık yüzü maskeli IŞİD'liler silahlarını üstümüze doğrultup taradı. Sonra gelip tekrar kontrol ettiler bizi, inleyenler ya da ses çıkaranları tekrar vuruyorlardı. Ben hiç yara almamıştım üstüme devrilen cenazelerin altında hiç ses çıkarmadan bekledim, IŞİD'liler bizden uzaklaşınca ve hava hafif kararınca sürünerek cenazelerin içinden çıktım yönümü Şengal dağına verip saatlerce yürüdüm orada gerillaları gördüm onlar bizler için elinden gelen her şeyi yaptı, onlara minnettarız ne yapsak haklarını ödeyemeyiz. Zaten onlar beni buraya yetiştirdi.”

Öyküler anlatılmayı bekliyor
Son olarak ellerine dokunup acısını paylaşmak istiyorum, “Bir isteğin ya da ihtiyacın var mı” diye soruyorum. Gözyaşlarına boğularak, hıçkıra hıçkıra  “Benim üç çocuğum, eşim ve annem kayıp nerede olduklarını bilmiyorum.  Söyle hevallere onları bulsunlar” diyor. Gözyaşlarını silip alnından öpüyorum.  “Olur, söylerim” diyorum. Ve gözlerimi pencereye dikip yutkunuyorum,  elleri ellerimi sıkıyor, her nefes verişi içindeki yangını dışarı salıyor, yüzümü ısıtıyor bu civan mert insanın nefesi… Ne kadar ilkeli diyorum içimden, bunca dönekliğin, çirkinliğin, caniliğin içinde ne kadarda merhametli bakıyor hala…  Doğrulup diğer iki kişinin yanına gidiyorum ve anlıyorum ki bu öyküler artık hep anlatılmayı bekleyecek...



MEDYA DOZ