Statükoya geri dönmemeliyiz

Toplum/Yaşam Haberleri —

5 Ağustos 2020 Çarşamba - 23:00

  • Guardian Live event için röportaj veren aktivist ve yazar Naomi Klein, pandemi sonrası canlanmanın kalbinde eşitlik ve adaletin yer alması gerektiğinde ısrarcı.

KATHARİNE VİNER

Guardian Live event için röportaj veren aktivist ve yazar Naomi Klein, pandemi sonrası canlanmanın kalbinde eşitlik ve adaletin yer alması gerektiğinde ısrarcı.

Katharine Viner: Merhaba Naomi. Karantinayı nasıl geçiriyorsun?
Naomi Klein: Benim gibi, öğrencilerine Zoom aracılığıyla ders veren –evden eğitim veren, o hokkabazlığı yapan ve nasıl yemek yapacağını da çözen– bizler, gerçekten de rahat geçirdik. Şimdi yaz için ailemle Kanada’dayım, karantinadayım çünkü ABD’den geldiyseniz, Kanada’da çok sıkı bir karantinada olmanız gerekir. Neredeyse iki haftadır evi terk etmedim. Karantinayı terk etmek konusunda, fiilen bazı fobiler geliştiriyorum.

Son denemelerinizden birinde, bir teknoloji CEO’sundan muazzam bir alıntı yer alıyor: “İnsanlar biyolojik tehlikedir, makineler değildir.” Bu beni kemiklerime dek ürpertti ve gelecek için endişeli kıldı. Ve ilginç bir biçimde “Screen New Deal”ı (Ekranlı Yeni Anlaşma, yani Covid-19 bahanesiyle teknoloji şirketlerinin yaşamın her alanını kolonize etmesi ve bunun anaakımda genel kabul gören bir hale gelmesi, ÇN) yazdınız.
* Silikon Vadisi, şahsi bedensel deneyimlerimiz birçoğunu, onların arasına teknolojiyi sokarak, değiştirmeyi hayal eden mevcut gündemine, Covid’den önce de sahipti. Öyle ki teknolojinin ilişkilerimize aracılık etmediği birkaç uzam için, bir plan – örneğin yüz yüze eğitimin sanal eğitimle, yüz yüze tıbbın uzaktan tıpla ve yüz yüze teslimatın robotlarla değiştirilmesi planı - vardı. Bunların hepsi Covid’den sonra, sorun olarak, ki bu da temas sorunuydu, teşhis edilenin, temassız teknolojiyle değiştirilmesinin bir yolu olarak, yeniden işlenip paketlendi.
Yine de kişisel düzeyde en çok özlediğimiz temastır. Bu nedenle Covid’le nasıl yaşayacağımız hakkındaki seçenekler menüsünü genişletmemiz gerekir çünkü bir aşıya sahip değiliz; yakın zamanda gelecekmiş gibi de görünmüyor. Bir aşı bulunsa bile, gereksinim duyduğumuz ölçekte yaygınlaşması, aylar, hatta muhtemelen yıllar sürecek.
Öyle ise bununla nasıl yaşayacağız? Bizi ayakta tutan insani ilişkilerden zaten epey yoksunlaşmış olan Covid öncesi o “normal”e dönmeyi kabul mü edeceğiz? Çocuklarımızın tüm eğitiminin teknoloji aracılığıyla olmasına izin mi vereceğiz? İnsana yatırım yapacak mıyız?
Paramızı Ekranlı Yeni Anlaşma’ya akıtmak ve yaşam kalitemizi düşüren sorunları çözmeye çalışmak yerine, öğretmen sayısını arttırma kampanyasına neden devam etmiyoruz? Neden öğrenci mevcudunun yarıya indirilmesinin yanı sıra öğretmen sayısını iki katına çıkarmıyoruz? Açık havada eğitim yapmanın bir yolunu neden aramıyoruz?
Bu krizi aşmak için, Covid öncesi statükoya geri dönüş fikrini, sadece daha kötüsünü, sadece daha fazla gözetimi, daha fazla görüntülemeyi ekranlar ve daha az insan temasını içermeyen birçok yol bulunmaktadır.

Bu tarzda konuşan bir hükümet görüyor musunuz?
* Jacinda Ardern’in, Yeni Zelanda’nın turizm gelirine aşırı bağımlı olması ve yine Yeni Zelanda’nın, ölüm oranı bağlamında pandemiyle diğer ülkelere göre daha iyi baş etmesi gerçeğine bir yanıt olarak, dört günlük çalışma haftasından söz ettiğini duyunca cesaretlendim. Yeni Zelanda geçmişte olduğu gibi turistlere kapılarına ardına dek açamaz; öyle ise Yeni Zelandalıların daha az çalışabileceği, aynı ücreti alabileceği ve ülkelerinin güvenle tadını çıkarabilmeleri için daha fazla boş zamana sahip olabileceği fikri gündeme geldi.
Nasıl yavaşlayabiliriz? Bu üzerine fazlasıyla düşündüğüm bir konudur. Üzerinde “her zamanki gibi” ya da “normale dönüş” damgasını taşıyan gaz pedalına asıldığımız her seferinde virüs yeniden yükselip “yavaşla” diyormuş gibi hissettiriyor.

Hepimiz bu yavaşlama uğraklarını seviyoruz ama Birleşik Krallık hükümeti, ne olursa olsun, normale dönmeye can atıyor. Her şey açılıyor, pub’lar açılıyor, tatil yapma konusunda da aynısı geçerli. Nasıl yaşadığımız hakkında hiçbir şeyi değiştirmemek, geçmişte nasılsa ona geri dönmek için acil bir istek söz konusu.
* Ve bu delilik. Kapıların ardına dek açılmasını isteyenler, nüfusun sadece çok küçük bir yüzdesi. Çoğunluk güvenli olmadan işe geri dönme ve çocuklarını okula gönderme konusunda endişeli. Bu zaman zaman insanlara istediklerini vermek olarak yansıtılıyor ama anketlerin gösterdiği bu değil.
Donald Trump’ın bunu ele alış biçimiyle, Boris Johnson’ınki arasında benzerlikler bulunmakta. Onlar, Johnson’ın virüs kapmasından sonraki durumunda bile, bunu bir tür erillik sınamasına dönüştürüyor. Jair Bolsonaro bir atlet olduğundan ve bu nedenle de bununla başa çıkabileceğini bildiğinden söz ediyor [Brezilya başkanı, bu söyleşi gerçekleştikten kısa bir süre sonra koronavirüse yakalandığını açıkladı]; Trump iyi genlerinden söz ediyor.

Sivil haklar protestolarının, George Floyd’un ölümünün ışığında, neden şimdi meydana geldiği üzerine görüşlerinizle ilgileniyorum. Dünya çapında bir krizin ortasında ırkçılığa karşı devasa gösterilerin olması kafa karıştırıcı görünüyor.
* Bu ayaklanma, türünün ilk örneği değil. Ama onun belirli tezahürlerinin, bazı hesaplamalara göre, Covid nedeniyle ölümlerin %70’inin Afrika kökenli ABD’liler olduğu Şikago gibi kentlerde, pandeminin Afrika kökenli ABD’liler üzerindeki çok büyük etkisi nedeniyle, benzersiz olduğunu düşünüyorum.
Bunun nedeni onların korunma olmaksızın riskli işleri yapıyor olması ya da çevresel kirliliğin onların toplulukları üzerindeki etkisi, yani stres, travma, güvensiz çalışma alanları ve ayrımcı sağlık hizmetleri. Siyah topluluklar, virüs kaynaklı ölümlerin orantısız yükünü sırtlamıştır; bu da hepimiz aynı gemideyiz fikrine meydan okur.
İçinde bulunduğumuz bu derin travma uğrağının ortasında, bu cinayetler - Ahmaud Arbery, George Floyd, Breonna Taylor – bardağı taşıran damlalar oldu. O halde birçok insanın sorduğu soru, tüm bu siyah olmayan insanların protestolarda ne işi olduğu. Bunun, bu ölçekte olması kesinlikle yeni bir şey. Bu gösteriler çoğu zaman hakikaten siyahlarla sınırlıdır; siyahların liderliğinde gösterilerdir. Peki neden bu seferki farklı?
Birkaç fikrim var. Biri, pandeminin kültürümüze soktuğu yumuşaklıkla ilişkili olmalıdır. Yavaşladığınızda bir şeyleri daha iyi hissedebilirsiniz; kesintisiz koşuşturmaca içinde olduğunuzda, yarış empatiye fazla zaman bırakmaz. Başlangıcından itibaren virüs karşılıklı bağımlılıklar ve ilişkiler üzerine düşünmeye zorladı bizi. Hakkında düşündüğünüz ilk şey, dokunduğum her şeye ya başkası da dokunduysa ne olacağı: yediğim yemek, az önce teslim edilen paket, raflardaki yiyecekler… Bunlar kapitalizmin üzerine kafa yormamamızı öğrettiği bağlantılar.
Bence, karşılıklı irtibatlı olma biçimleri içinde daha fazla düşünmeye zorlanmak, daha fazlamızı, bu ırkçı gaddarlıklar hakkında düşündürecek ve bunların başkalarının sorunları olduğunu söylemeyecek şekilde yumuşatmış olabilir.

Son kitabınız On Fire’ın yeni giriş bölümünde muazzam bir satır var: “Felaketten önce kötü olan ne varsa, artık katlanılamaz hale geldi” – polis tarafından siyah erkeklere yapılan muamele, katlanılamaz bir durum.
* Felaketler meydana geldiğinde daima bu söylem devreye girer: “İklim değişikliği ayrım gözetmez, pandemi ayrım gözetmez. Hepimiz aynı gemideyiz.” Ama bu doğru değil. Felaketler bu şekilde işlemez. Onlar büyüteç ve yoğunlaştırıcı işlevi görür. Daha öncesinde Amazon’un bir deposunda sizi hasta eden bir işiniz varsa ya da yaşamınızın hiçbir değeri yokmuşçasına şimdiden sizi tehdit eden uzun vadeli bir bakım merkezindeyseniz; bu önceden de kötüydü ama bunların tümü şimdi katlanılmaz hale gelecek şekilde büyüdü. Ve önceden gözden çıkarılabilir olanlar arasındaysanız, şimdi kurban edildiniz.
Ve biz sadece görebildiğimiz şiddet hakkında konuşuyoruz. Hakkında daha fazla konuşmamız gereken şiddet gizlenmiş olandır ve bu hane içi şiddettir. Açıkça ortaya koyacak olursak, erkekler gerildiğinde, kadınlar ve elbette çocuklar yüzlerine darbe alır. Aile üyeleri birbirlerinden kurtulmak için herhangi bir yola sahip olmadığından, bu kapatılmalar büyük bir stres kaynağıdır ve en iyi aileler bile daha fazla mekana gereksinim duyar. Ardından buna işten çıkarmaları, iktisadi gerilimleri ekleyin. Şimdi bu, kadınlar için çok kötü bir durumdur.

Geçen yılın büyük bir kısmını Yeşil Yeni Anlaşma (Green New Deal) ve Bernie Sanders kampanyası üzerine çalışarak geçirdiğinizi biliyorum. Şimdi bunların hepsi nasıl görünüyor? Potansiyel hakkında ne hissediyorsunuz?
Bazı düzeylerde daha zor. Bernie’den söz ettiniz ve kesinlikle tercih ettiğim sonuç, merkezinde Yeşil Yeni Anlaşma olan bir kampanya yürüten bir başkan adayı olurdu. Bunu kazanmamızın tek yolunun, kitle hareketinin dışarıdan baskısı ama aynı zamanda da bu baskının içeriden bir alıcısı olması ile mümkün olduğuna gerçekten inanıyorum. Bernie’yle bu şansa sahip olduğumuzu düşünüyorum.
Bu Joe Biden’la daha zor ama olanaksız değil. On Fire kitabının sonunda Yeşil Yeni Anlaşma lehine on nedeni ve bunun neden iyi bir iklim siyasası olduğu yazdım. Bu nedenlerden biri, bu modelin durgunluktan etkilenmemesidir. İklim hareketinde şöyle bir kötü sicilimiz var: ekonomi görece iyi işlediğinde kazanımlar elde ediyoruz çünkü yönetimlerden elde ettiğimiz iklim çözümlerinin türü, iklim vergisi ya da yenilenebilir enerji siyasaları gibi, neoliberal, piyasa temelli çözümler olma eğiliminde. Bu siyasalar enerji maliyelerini daha pahalı kılarmış gibi algılanıyor ya da karbon vergisi petrolün fiyatını daha pahalı kılıyor. İktisadi bir darboğaza girer girmez bu siyasalara yönelik desteğin buharlaşacağından emin olabilirsiniz. Bunu 2008 mali krizinden sonra gördük. İklimin bir burjuva meselesi – masaya yiyecek koymak için endişe etmek zorunda olmadığınızda önemsediğiniz sorun – olmak gibi bir ünü var.
Yeşil Yeni Anlaşma hakkında önemli olan, tüm zamanların en büyük iktisadi krizi sırasında, tüm zamanların en büyük iktisadi teşvik programlarından birini, Büyük Buhran sırasındaki FDR’nin Yeni Anlaşması’nı (New Deal) model almasıdır. Bu nedenle bir yıldan kısa bir süre önce, On Fire’ı yayınladıktan sonraki en büyük karşı çıkış, “Ama ekonomi iyi işlediğinde bunun gibi şeyler yapmıyoruz,” oldu.
İşaret edebileceğimiz tüm dönemler – ve bu katı bir gerçeklik – toplumumuzun hızla ilerlediği, büyük ve ivmelenmiş bir biçimde değişimlerden geçtiği büyük bunalım ya da savaş uğraklarıdır. Yine de hızla değişebileceğimizi biliyoruz. Bunu daha önce gördük. Hayatlarımızı dramatik bir biçimde değiştirdik. Ve yönetimlerimizin, tüm bu zaman boyunca yönlendirebileceği trilyonlarca dolarının olduğunu fark ettik.
Tüm bunlar potansiyel olarak radikalleştiricidir. Bir şansımız olduğunu hissediyorum. Kendimi iyimser olarak betimlemem çünkü bu mücadele etmek zorunda olduğumuz bir gelecek. Ama geçmişte, büyük değişimleri kazandığımız uğraklara baktığımızda, onların bunun gibi bir uğrak olduğunu görürüz.

Çeviren: S. Erdem Türközü

Kaynak:
https://www.theguardian.com/books/2020/jul/13/naomi-klein-we-must-not-return-to-the-pre-covid-status-quo-only-worse

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.