Recep Erdoğan, ayağı yanmış gibi "süreç" diye diye ortalıkta dolanıyor, kimi Kürtler, onunla ses uyumu halinde, "süreç geldi, hoş geldi" diye sevinçliydi.

Sevinilmez mi? "Süreç" barışa giden yolun başlangıcı, huzura açılan doğrultu, Kürtlerin "kafasına göre takılan Türk personel" tarafından tutuklanmaması, çocukların panzerlerle ezilmemesi, Kürt şehirlerinin gazlarla duman altı edilmemesi, Mazıdağlı genç kadın Yasemin Yılmaz’ın poliste gördüğü işkence ile bebeğini kaybetmemesi, İstanbul’da sokağa çıkan Kürt kadınlarının galeyana gelmiş, kendini kaybetmiş olarak mazur gösterilen Türklerin hücumuna uğramaması demekti. Kürtlerin insaniyet görmesi, korkusuzca sokağa çıkması, dağlarını, meralarını, tarla, bağ ve bahçelerini kullanması…
Kürdistan dağlarının bomba yağmurundan kurtulması, gencecik vurulmuşlara dair matemin son bulması…
 Ancak, barışın erdemine yabancı olanlardan, ona saygı beklemek de kolay değil, aksine beyhudelikti. Çünkü, barışa hizmeti çöküntü olarak gören ruh hali, zor kullanarak köşe başını tutmuş, işportacı kabadayılığıydı. İnsanca insani dil, davranış, külhaninin dünyasında yenilgi olarak algılıyordu.  Uzlaşma çabaları yenilmişin yalvarması, teslim olmasıydı. Onun için insani yaklaşımların üstüne çıkıp, tepiniyorlardı.
 Kürt tarafının, insan hayatı ve huzuruna verdiği değerin iz düşümü, Türk tarafında ölüydü.
 Recep Erdoğan, geçtiğimiz hafta, barış söyleminin ılıman havasını zaman kazanma tünelinde uykuya yatırıyor, zaten güven vermeyen tutumunu sürdürüyordu. Erdoğan gittiği Siirt'te kulağını, beynini kapatıp, insanım diyene acı veren ağzını açıyordu:
"Çok kan verdik, çok can verdik. Dinimizde can almak haramdır. Bir insanı öldürmek, tüm insanlığı öldürmek gibidir. Ama bu teröristlerin, böyle bir derdi var mı? Bunların dinle, diyanetle ne alakası var?"
Öldürmeyi haram gören, tüm insanları hedef alan cinayet olarak niteleyen bu adam, daha bir kaç ay önce, kafadarlarını insan kanıyla sevindirmeye çıkmış gibi "500 terörist öldürdük" diyordu. Sokak adamının deyimiyle "insan tavlama (kandırma)" olan meydan nutuklarında pek dindar görünen bu adamın başında bulunduğu rejimin eli, Roboskî’de katledilen 34 masum ve mazlum sivilin kanıyla kızıl, kirliydi.
14 yaşınaki Ceylan kız (Önkol), 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın katilleri aklanmış, 186 çocuğun katili ise belirsizdi.
Çocukların katli, terördü. Bir halkı, yasakların dikenli telleri aradında korku çemberine almak da devlet terörüydü. Dil kesen (yasaklayan), kimlik, kişilik inkarı, hak ve özgürlüklerin gasbı da terör, bu ve benzeri insanlık suçu işleyen devletlere de terör devleti deniyordu.  
Birileri terör haramını kaşıklarken, Kürtler dağlarında, köyleri, kasaba ve şehirlerinde bu insanlık belasının verdiği acıyla ağlayan, ruhları her gün bir kaç kere hüzünle boğulan mağdurlardı.
Öte yandan AKP, "süreç" adı altında düzü ters, tersi düz gösterek, Kürdistan mücadelesini uyutacağını sanıyor, öbür yandan yandaşlarını şoven ruh çağrılarıyla, din, iman, milliyetçilik ve bayrak unsurlarıyla idare ediyor, sonra birden bire şaşkalozlaşmış gibi, "ret, inkar, asimilasyın politikası ayaklarımızın altındadır. Dinsel milliyetçili de ayaklarımızın altına aldık. Tek millet dedik, tek bayrak dedik" diyor, bu arada ırkçılığını inkar edeyim derken, kimi yorumlara göre eşini de aşağılıyordu.
Recep Bey, Türk milliyetçisi bir Gürcü'ydü. Ama, bir Arap'la evliydi. Milliyetçi duyguları ayak altına aldığı için bir Arap'la evlendiğini söylüyordu. "Aslında, asaletime uygun değildi" dercesine.
Fakat, dışı olan söylemi bir yana, özüyle Türk milliyetçisi olduğu gerçekti. Atatürk milliyetçiliğine harfiyen uygun düşen, sadakatle uygulayan…
 Atatürk’ün uygulamaya koyduğu milliyetçilikte de kimse Arap, Türk, Kürt, Boşnak, Bulgar, diye ayrılmıyor, dini İslam olma koşuluyla herkes Türk oluyordu. Bu dönemde yok, ama "imtiyazsız, sınıfsız, birleşmiş bir kitleyiz" sözü, Atatürk ayırımsızlığının simgesiydi.
 Recep Erdoğan’ın bugünkü tekçiliği olan tek millet, tek devlet, tek bayrak narası milliyetçiliğin tepelerinde, ırkçı bağdaş kurmaktı zaten. Ben ırkçı değilim söylemi gerçeği değiştirmiyordu.
İnkara, gasp ve asimilasyona gelince:
Atatürk zamanında, Kürdistan'da yürülüğe konmuş dağ, taş isimleri yasağı, kimlik inkarı, okullarda ana dilde eğitimi ile asimilasyon aynısıyla berdevamdır. Kürt çocukları Türküm diye bağırtılıyor, okullarda.
 Asimilasyon yoksa anadadilde eğitim neden yazaktı? Ret yoksa eğer, Kürtlerin satüsü nerede? Ya coğrafik isimlerin inkarı…
 Erdoğan, Kürtlerin yaşadıkların rağmen, gözleri içine bak baka yasak, asimilasyon, inkara son verdik diye dursun, dinsel milliyetçiliğin ayak altına alınması da yalan. Yalan değilse, Kürtlerin Zerdüştlük, Ezidilik, Alevilik inancını aşağılamak neyin nesi!..
 Kürtler, AKP’nin bir öyle, bir böyle, bir de tersinden tazelenen taklalarını ibretli gülüşlerle seyrediyor, derinden gelen seslerle mırıldanıyorlardı:
"Bunların dünyası kandırmaca üstüne kurulu. Seçimlerde oy toplamak için süreç diyorlar. İşleri bitince tor, acemi, yarı yaban, ham atların pal atması misali, sözlerinden dönecek, geçmişteki gibi süreç bitti diyeceklerdir. Ama olsun. Oyunsa oyun. Oyunlarına katılırken, kaybedecek bir şeyimiz yok, bizim. Zaman da, dünya koşulları da bizden yana, çünkü…"
Böyle düşünüyor, sessiz Kürtler…