Geçen haftaki yazıma olumlu olumsuz bir hayli tepki aldım. Sevindim. Küfür ibarelerini dıştalayarak özetlersek, eleştirilerin önemli bir kısmı beni Kemalizm’i anlamamak; sosyalist sola haksızlık yapmak; 'Kürt milliyetçiliğine’ destek vermek; tarih cahili olmak gibi değişik konulardan ele alarak eleştirmişler. Ama bana yöneltilmiş bu eleştirilerin hiç biri yeni değil.
Sosyalist sola ilişkin eleştirilerimi çarpıtma olarak değerlendirenlerin sayısı bir hayli kabarık. Eh, bunu da ben anlıyorum. İçinden geldiği toplumsal kültürün geleneklerinden kopamamış bir solun en güçlü refleksinin düşünce özgürlüğünü reddetmek olacağını düşünmek hiç de zor değil. Kuru gürültüyü, gereksiz suçlamaları, duygusal ya da içi boş iddiaları, hamaset söylemlerini bir yana atarak biraz daha araştırarak bir tarih analizi yapabilirsek, solun Kemalizm ile muhabbetinin derin izlerinin nasıl bir çirkinlik yarattığını görebiliriz. Sıkça materyalist felsefenin kararlı savunucusu olmakla övünen kocaman kocaman komünist önderlerin 'dini törenlerle uğurlandıkları’ bir ülkenin sol geleneğinden söz ettiğimiz unutulmamalıdır.
Cebinde Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri kitabı eksik olmazken, belki de elitist Kemalist gelenekten kopuştuğunu göstermek ve halklarla bütünleşebilmek için, "Zahit Bizi Tan Eyleme / Hak İsmin Anar Dilimiz" türküsünü devrimci marş haline getirmiş, yani Marksizmi bile biraz dindarlaştırmış bir kültürün eserleriyiz. Pir Sultan ya da bir başkası da olsa fark etmez, sonuçta dinsel kanaat önderlerinin türkülerini dilinden düşürmeyen bir tür ateist düşünce sahiplerinin, örgütlenme anlayışlarını da esas olarak İttihatçı örgütlenmelere benzetmelerinde şaşılacak bir şey yoktur. İttihatçıların örgüt üyeliğine kabulde gerçekleştirdikleri Kur’an-Bayrak-Silah üzerine yeminin, bizde Parti Programı-Parti Bayrağı ve Silah biçimine dönüşmesi, bırakalım işin özünü, biçimsel bir farklılık bile değil, tarihin devamıdır.
Tarihimizi eleştirirken, bir tarihten söz ettiğimizin bilincindeyim. Elbette 'olmuş’ üzerine konuşmaların 'olmamalıydı’ biçiminde ifadesi anlamsızlıktır. Ama olmuşun ve sonuçlarının irdelenerek geleceğe yönelik dersler çıkarılma çabası tarih incelemelerinin asli amacını oluşturmaz mı? Örneğin devrimci mücadelemizin tarihine büyük iz bırakmış devrimci yoldaşlarımdan söz ederken "geçmişte onların da 'devrimci Ordumuza’ büyük saygıları ve ordudan büyük beklentileri vardı değerlendirmem neden yanlış olabilir ki? Bu yoldaşların gelecek idealleri, bugün de gönlümüzde büyüttüğümüz büyük insanlık idealidir. Ancak bu ideal özetle Kemalizm diye tanımladığımız illetli bir mikropla lekelenmiştir.
Bu nedenle zaman zaman kendi iç tutarlılığımızı kaybettik, saçmaladık; zaman zaman yöntemlerin, hileli örgüt içi ilişkilerin, tehlikeli sistem içi ittifak anlayışlarının içerisine düştük. Bir yandan 'burjuva devleti’ alaşağı etmek, tarih sahnesinden silmek peşinde koşan bir anlayışın, yıkmayı düşündüğü devletin asıl dayanağını oluşturan ordu ile ilişkisini devrimcileştirememesinin; o ordunun askerine duyulan saygıdan dolayı ona kurşun sıkmayı reddeden bir anlayışla kopamayışının sonuçları ne olmuştur? Örneğin bu politik geleneklerin tamamından kopmuş ve kendi anlayışını tamamen kendi özgülü içinden yaratmış olan Kürt Özgürlük Hareketi’nin Türk askerine sıktığı ilk kurşuna, sosyalist örgütlerin neredeyse bütününün değişik gerekçelerle 'karşı çıkışının’ altında yatan temel saik, 9 Mart’larda sosyalist bir darbe için anlaşabildiğimiz bu orduya ruhumuza işlemiş bu kirli saygınlık değil midir? Peki 'en Marksistlerimizin’ 71 sonrası Askeri Mahkemeler önündeki bütünüyle Kemalizmin övgüsü olan siyasal savunmalarını bugün de mi taktik olarak adlandıracağız?
***
Bu düşünceler bende yeni değildi üstelik. Uzun yıllardır hep benzerlerini söyledim, yazdım. 1994’te yazdığım şu yazı bugün de benim düşüncemin ifadesidir:
Sol, örneğin antiemperyalizm, pozitivizm, çağdaşlık, laisizm, halkçılık gibi kavramlarda kendi tanımlarını üretmek yerine Kemalist tanımın dışına çıkamamıştır. Milliyetçiliğin kaba biçimine elbette gelinen bu noktada artık pek rastlanamaz. Ama bu nokta, solun kendini aşması ile değil, Kürt halkının kendini dayatması, meşruiyetini büyük bedeller ödeyerek kabul ettirmesi nedeniyle böyledir. Ve bu nedenle de bu solun damarlarında potansiyel olarak "milliyetçilik" virüsü hep var olacaktır.
Tarihle yüzleşmeye en çok sosyalist solun ihtiyacı vardır. Sistem sınıfları tarihle yüzleşmeyi "mecburen" kabul ederler; ama sosyalistlerin dünya ve gelecek ideallerinin oluşumunda, hiçbir mecburiyet dayatması olmadan milliyetçilik reddedilmelidir.
Tarihle yüzleşme önce sosyalistlerden başlamalıdır.
Tamam, Mustafa Kemal’in Kürtlerin kardeşliği sahtekarlığına da gelecek hafta değiniriz.